"Kederli olduğumuz doğrudur. Çünkü hep hüküm giydik.
Efendiler kalem kullanır, biz silah; tarlalar onların, dağlar bizimdir…"
Ünlü Marksist tarihçi Eric Hobsbawm, "İlkel Asiler" olarak bilinen ve dilimize “Sosyal İsyancılar” olarak çevrilen kitabı bu satırlarla başlıyor…
Sözler ise İtalya'nın Roccamandolfi köyünden adı bilinmeyen yaşlı bir eşkiyaya ait.
Fransa'daki sokak protestoları görüntülerini izlerken,sınıfsal hareketler ve toplumsal değişim üzerine yaptığı çalışmalarla dünya çapında büyük saygınlık kazanmış Hobsbawm’ın bu eserini incelemek aklıma gereği duydum.
Nedenini şimdi size aşağıda anlatacağım…
Tarih 17 Eylül 2026…
Paris'in banliyösü Créteil'deki Saint-Exupéry Lisesi'nin öğrencileri, eğitim sistemini protesto etmek için okullarını barikatla kapattıklarında bunun bir ay gibi kısa bir süre içinde bütün ülkeyi sarsacağını muhtemelen kendileri de bilmiyordu. 17 Ekim'deki ulusal eylem gününde sokaktakilerin sayısı İçişleri Bakanlığı’na göre 550 bin, eylemcilere göre ise 800 bine ulaştı.

Peki neydi bu gençlerin talebi?
Aslında görünürde son derece basit talepler… Öğretmen, sıra, sandalye ve eğitime uygun sınıflar... Yani bir devletin eğitim sisteminde sağlaması gereken en temel ihtiyaçlar…
Buna karşın, Fransa Eğitim Bakanlığı'nın son verilerine göre, devlet ortaöğretim okullarında ders saatlerinin yaklaşık yüzde 10'u hiç yapılamazken, kalabalık sınıflar ve üniversite giriş sınavını adeta kabusa dönüştüren Parcoursup sistemi bu krizin ve öğrenci isyanının arka planını oluşturuyor.
Peki Hobsbawm’ın penceresinden bu olaylara nasıl bakmalı?
Ona göre,yazının başında değindiğim kitabında incelediği sosyal eşkıyalar tarihte mevcut düzeni yıkmak değil, çiğnenen adaleti onarmak isteğiyle hareket eden ve hatta onun deyişiyle "devrimci değil reformist olan aktörler" olarak karşımıza çıkıyor. Bir başka deyişle Hobsbawm tarihte toplumsal adaletsizliğe tepki gösteren ve mevcut hukuk sisteminin dışında hareket eden sosyal eşkıyaların eski düzenle bir sorunu olmadığını söylemekle birlikte, son derece çarpıcı bir tespitte bulunarak halkın desteğini alan sosyal eşkıyaların aslında modern sınıf mücadelesi ve örgütlü hareketleri başlatan öncü aktörler olduğunu özellikle belirtiyor.
Hobsbawm'a göre sosyal eşkıyalık esas olarak kırsal toplumlarda ortaya çıkan tarihsel bir olgu olsa da günümüz dünyasına bakıldığında bu başkaldırı geleneğinin kırdan kente uzanan toplumsal mücadelelere adeta bir miras bıraktığını söylemek mümkün. Nitekim Hobsbawm'ın eserinde kırsal eşkıyalığın yanı sıra kent yoksullarının isyanlarını da ele alması, bu tarihsel sürekliliği anlamak bakımından son derece önemli.
Bu açıdan bakıldığında, “sosyal isyancılar” ifadesi, geçmişin eşkıyaları ile günümüzün protestocuları arasında kurulabilecek ilişkiyi anlamlandırmak için daha elverişli bir kavram. Hele ki “eşkıya” sözcüğünün dilimizde çağrıştırdığı olumsuz anlam düşünüldüğünde, kendi dönemlerinde sistemli bir siyasal programdan yoksun bir şekilde toplumsal adaletsizliğe başkaldıran bu tarihsel figürler ile günümüzün protesto hareketleri arasındaki benzerliği bu şekilde isimlendirmek daha yerinde görünüyor.
Neticede Fransa’nın sokaklarında büyük bir öfkeyle hak ve adalet talep “sosyal isyancıların”sadece öğrencilerden değil, aynı zamanda sendikalar, Sarı Yelekliler ve çiftçi örgütlerinden oluştuğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Böylesine bir kolektif güç karşısında ülkenin sağ siyasetçilerin bilindik reaksiyonla göstericileri eşkıyalıkla suçlarken, kitleler orantısız polis şiddeti karşısında en temel haklarını, yani nitelikli eğitim hakkı talep ediyor.
*************
Son günlerde yaşananların Fransa sınırlarını aşarak İtalya ve Belçika’ya da yayıldığına, protestoların geçim sıkıntısı, konut ve barınma krizi gibi yeni toplumsal taleplerle giderek büyüdüğüne tanık oluyoruz.
İspanyol El País gazetesi ise kitlesel gösterileri Avrupa demokrasisinin istikrarını tehdit edebilecek gelişmeler olarak değerlendiren bir habere yer vermiş.
Elbette bu toplumsal hareketlerin El País’in işaret ettiği boyutlara ulaşıp ulaşmayacağını şimdiden kestirmek güç. Ancak bizim meselemiz şimdilik bu değil. Biz Fransa’ya ve orada yaşananların bize anlattıklarına dönelim.
Bundan 60 yıl önce düzeni değiştirme iddiasıyla hareket eden 1968 öğrenci eylemlerini hatırlayalım…
Bugünkünden farklı olarak, mevcut düzeni alaşağı edilmesi gereken bir yapı olarak gören 68 kuşağı mevcut düzenin kendisine sunduğu vaatleri sadece yetersiz bulmakla kalmıyor, onu aşmaya çalışıyordu. 68 kuşağı bir yandan mücadele ve müzakere ederek dünyaya yeni değerler ve siyasi momentum kazandırırken, öbür yandan yurttaşlık kisvesi altında gizlenen “ırkçılık” ve “cinsiyetçilik” ile mücadele etti. Daha da önemlisi, 68 hareketinin itici gücüyle dünyada “unutulmuş halklar” toplumsal ve düşünsel hareketler olarak örgütlenmeye başladılar. Dolayısıyla üçüncü dünyanın örgütlenmesine katkı sağlayan bu kuşak, “başka bir dünya mümkün” felsefesinin esin kaynağı oldu.
Aradan geçen altmış yıllık zaman diliminde dünya ve pekâlâ Fransa değişti…
2026 Fransa'sında gençler siyaset kurumuyla müzakere edemediği gibi, siyasi aktörlerden elle tutulur bir vaat bile duyamıyor. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, işsizlik gençlik mücadelesinin ana ekseni haline gelmiş durumda. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü INSEE verilerine göre genel işsizlik yüzde 8,3 iken gençlerde bu oran neredeyse üç katına çıkmış.
Peki sistemdeki bu tıkanıklık karşısında, Fransa devleti bu işin neresinde duruyor? Önce 21. Yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, uluslararası sistemde devletin ve devletlerin geldiği güncel pozisyona bakmak lazım.
**********
Bu noktada iktisat tarihçisi Immanuel Wallerstein’ın çözümlemeleri son derece yerinde sayılır…
Wallerstein’a göre küreselleşme öncesi modern devlet vatandaşına daha fazla refah vaat edebildiği ve piyasa ekonomisinin tahribatına karşı halkını koruyabildiği ölçüde meşruydu. Gelinen noktada ikincisini bütün devletler, birincisini ise çoğu devletin çoktan yitirmiş durumdalar. Öyle ki, bu durumu haklı çıkarırcasına, kamu borcu yüzde 115'i aşan ve 2027 bütçesinde kamu maaşlarını dondurmaya hazırlanan Fransa, bugün meşruiyeti aşınmış bir devlet görüntüsü veriyor.
Aslında Fransa bu konuda yalnız değil, zira Wallerstein’e göre devletler beş yüzyıldır ilk defa içe yönelik ve dışa yönelik egemenlikleri açısından inişe geçmiş durumdalar. Bunun nedeni dünya ekonomisinin yapısal dönüşümü değil, bilakis halk kitlelerinin liberal reformizm ve onun soldaki tezahürlerinden duyduğu umutları yitirmiş olması.
Hükümetlerin devlet bütçelerini piyasaların beklentileri ile Avrupa’nın mali disiplin kuralları arasında sıkışarak şekillendirdiği bu düzende, piyasanın öncelikleri giderek halkın ihtiyaçlarının önüne geçiyor. Ekonomik kararların toplumsal taleplerden uzaklaşması ise yalnızca gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştirmekle kalmıyor, siyasal kurumlara ve mevcut düzenin sorunları çözebileceğine duyulan güveni de aşındırıyor. İşte tam bu noktada, Wallerstein’ın sözünü ettiği umut kaybı birikmiş toplumsal öfkeye, toplumsal öfke ise siyasal başkaldırıya dönüşüyor. Fransa’da bugün yaşananları ve önümüzdeki dönemde dünyanın farklı ülkelerinde karşılaşabileceğimiz benzer toplumsal hareketleri de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Ancak peşinen söyleyelim, 1968 ile 2026 arasındaki asıl farkı müzakere masası oluşturuyor.1968'de dönemin hükümeti, yaşadığı bütün sarsıntıya rağmen solcularla müzakere etmiş ve onların taleplerini Grenelle Anlaşmaları'nı imzalayarak karşılayabilmişti. Böylece Fransız Devleti bu anlaşmayla birlikte sağladığı ücret artışları ve sosyal tavizlerle hem toplumsal öfkeyi yatıştırabilmiş hem de örgütlü bir hareket karşısında gücünü gösterebilmişti. Gelinen noktada böyle bir müzakere masasının varlığı kuşkulu. Zira Macron, müzakere masasına oturabilecek bir hükümet izlenimi vermekten fazlasıyla uzak görünüyor.
Fransız Le Pointgazetesi buna paralel olarak şu satırlara yer veriyor: “… Önde gelen hiçbir isim durumun üstesinden gelebilecek çapta görünmüyor. Emmanuel Macron tepki topluyor, demokrat partilerin cumhurbaşkanı adayları seslerini duyuramıyor, bakanlar ise silik kalıyor. Kaos, düzeni devirmeyi hedefleyen şiddet, bütçe açıkları ve borç yükü: Tüm bunlar Fransa’yı krizi atlatabilmek için ihtiyaç duyduğu hareket alanından mahrum bırakıyor ve ülkede, sonuna gelinen bir iktidar döneminin trajik çöküşü olarak algılanıyor. ... 17 Ekim bir dönüm noktası olacak. Fransa dünyaya ürkütücü bir tablo sundu. ... Kurumlar sarsılmış durumda. Güven kalmadı. Vladimir Putin ve Donald Trump ise ellerini ovuşturuyor.”
Velhasıl altını çizerek belirteyim, bu yazının amacı şiddeti romantize etmek değil; görünen manzara Hobsbawm'ın deyimiyle devrimin değil, toplumsal düzenin bozuluşunun belirtileri….
Ancak bu siyasal boşluğu kimin dolduracağı sorusunu da bir kenara not etmek gerekiyor. Zira 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde yapılan anketlerde, Marine Le Pen’in temsil ettiği aşırı sağcı Ulusal Birlik (Rassemblement National), yüzde 34 dolayındaki oy oranıyla ilk turda belirgin biçimde öne çıkıyor. 1968 ile 2026 arasındaki ürkütücü farkı da belki burada aramak gerekiyor: 1968’in siyasal enerjisi büyük ölçüde solun kendi içindeki hesaplaşmasını ve yenilenmesini beslerken, bugün sokaklarda biriken toplumsal öfkenin sandıkta aşırı sağa yönelme ihtimalini küçümsemek pek mümkün görünmüyor.
Nihayetinde Le Pen’in bu toplumsal öfkeye sunduğu yanıt, piyasaların yarattığı sosyal tahribatı giderecek köklü bir dönüşümden ziyade, güvenliği, düzeni ve ulusal egemenliği yeniden tesis edecek güçlü bir devlet vaadi etrafında şekilleniyor. Aslında bu, Avrupa siyasal tarihinin hiç de yabancısı olmadığı bir reçete. Wallerstein’ın perspektifinden bakıldığında ise burada dikkat çekici bir çelişkiyle karşılaşıyoruz: Devletin toplumsal sorunları çözebileceğine duyulan inanç giderek zayıflarken, aynı devletin otoritesini güçlendirme vaadi siyasal bir karşılık bulabiliyor.
Neticede kitlelerin basit sözcükler ve vasat siyasetçilerle manipüle edildiği bu ortamda belkide en iyisi dünyaca saygın Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin şu sözlerine kulak vermek:
“…. Adil ve özgürleştirici kurumlar için gereken tek şeyin elitlerin direncini kırmak olduğu düşüncesi tehlikeli bir yanılsamadır. Sosyal devletin örgütlenmesi, artan oranlı vergilendirmenin ve uluslararası anlaşmaların elden geçirilmesi, sömürgecilik sonrası tazminatlar ya da ayrımcılıkla mücadele gibi temel meseleler, ancak tarihe başvurarak, bilgiyi yayarak, müzakere ederek ve bakış açılarını geliştirerek üstesinden gelinebilecek karmaşık ve teknik yapıya sahiptir.”