Tarih 9 Eylül 1922…
Türk orduları muzaffer bir şekilde İzmir’e girmiş ve 3 yıllık Yunan İşgali sonrası kent özgürlüğüne kavuşmuştur.
15 Mayıs 1919’da başlayan işgal, tam 3 yıl sonra emperyalizmin Anadolu hesaplarının başladığı yerde denize dökülürken, gözyaşları içinde Türk ordusunu karşılayan İzmir halkı sadece birkaç gün sonra tarihin en büyük trajedilerinden birini yaşayacağından habersizdir.
13 Eylül 1922…
Levant'ın yıldızı İzmir bu tarihte eşi benzeri görülmemiş bir yangın yaşamış, henüz savaşın yorgunluğunu atlatamayan Akdeniz'in incisi, faili bugün hâlâ tartışılan ve Ermeni mahallesinde başladığı kabul edilen, sonradan tarihte "Büyük İzmir Yangını" olarak bilinecek hadise nedeniyle küle dönerek bir anda eski neşesinden ve renklerinden uzaklaşmış, uzun bir gri sessizliğe bürünmüştür…
O tarihe kadar ekonomik, sosyal ve kültürel pek çok alanda imparatorluğa öncülük edenİzmir, Mustafa Kemal Atatürk’üno dönem İzmir İktisat Kongresi ve İzmir Enternasyonal Fuarıüzerinden Batı dünyasıyla ilişkilerini yeniden tesis etmek ve iyileştirmeye yönelik tüm çabalarına rağmenbir daha eski ihtişamına kavuşamadı.
Özetle yangında yaklaşık 2,6 milyon metrekarelik bir alan, ev, kilise, hastane, depo ve dükkân olmak üzere 25 bine yakın yapı yok oldu. Çınar Atay'ın "İzmir Rıhtımında TicaretKordon Boyunda Yaşam" kitabında aktardığına göre, yangın öncesi 300 bin olan nüfustan geriye 184 bin 254 kişi kalırken, kent bir nüfustan ziyade kimliğini yitirdi.
Bugün Büyük İzmir Yangınının104. yıl dönümü…
Ve bu satırları tam da bugün kaleme almak başlı başına hüzün verici; ancak daha da acı olan, aradan geçen bir asra rağmen İzmir’in içinde bulunduğu durumu tarif etmekte hâlâ zorlanıyor oluşumuz. Eminim okurlar da bu tablo karşısında hissettiklerini hangi sözcüklerle ifade edeceğini kestiremiyordur. Çünkü bir zamanlar güzelliğiyle benzetmelere, şiirlere konu olan ve mensubiyet duygusu başlı başına bir gurur kaynağı sayılan İzmir’in bugünkü noktaya nasıl geldiğini açıklamak hiç kolay değil. O hâlde bu sözcük arayışından vazgeçelim; İzmir’e dair temel bir soruyla yetinelim ve cevabını birlikte arayalım:
İzmir’in solmakta olan bir kent olduğunu söylemek mümkün mü?
Sanırım öyle görünüyor, bunun nedenlerini şimdi size aşağıda anlatacağım….
*********
Bir süredir İzmir’in neden bu noktaya geldiği üzerine düşünürken, zihnimi özellikle şu soru meşgul ediyor: İzmir, ekonomik açıdan devlete verdiğinin karşılığını alabilen bir kent olabildi mi? Çünkü bir süredir dünya kentinin tarihsel misyonunu ve iddiasını sürdürebilmesinin yalnızca nasıl yönetildiğiyle değil, yıllar içinde o kente yönlendirilen sosyal ve ekonomik yatırımların toplamıyla da yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Bu gayet bir tartışma konusu olabilir, takdiri okurlara bırakıyorum ancak bu çerçevede kalarak ve konuyu ileride etraflıca değerlendirebilmek açısından, öncelikle Akdeniz çanağındaki diğer tarihi liman kentleriyle bir karşılaştırma yapmak gereği hissettim.
Dolayısıyla aşağıda hazırladığım tablo, Akdeniz'in tarihi yedi liman kentini ekonomik değer üretme kapasitesi ve karşılığında aldığı yatırımları göstermekte: bir başka deyişle kentin merkezî hükümete gönderdiği yıllık vergi, merkezî hükümetten o kente dönen yıllık yatırım ve son olarak ikisini birbirine oranlayan yüzdesel değer, yani mali geri dönüş bu tabloda net bir şekilde yer alıyor.
Öte yandan tablodaki rakamların, söz konusu kentlerin bağlı olduğu ülkelerin ulusal istatistik kuruluşları ve kurum raporlarından derlediğim yaklaşık değerler olduğunu baştan belirteyim.

İlk bakışta tablonun ortaya koyduğu çelişkinin son derece çarpıcı olduğunu söylemek mümkün. Zira İzmir, bu kentler arasında devlete en fazla vergi sağlayan kent olarak ilk sırada yer alırken, aldığı kamu yatırımları bakımından Beyrut’la aynı seviyede kalıyor ve listenin sondan ikinci sırasına geriliyor.
Ancak konu elbet bununla sınırlı değil, hemen Marsilya’yla başlayalım…
Güney Avrupa’nın en büyük ticaret limanına sahip Marsilya, 2021 yılından bu yana Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından açıklanan 5 milyar euroluk “Marseille en Grand” programıyla destekleniyor. Kentin kronik sorunlarını çözmeyi amaçlayan program kapsamında okullar yenileniyor, banliyö raylı sistemleri genişletiliyor; sağlık, kültür ve kentsel dönüşüm yatırımları hayata geçiriliyor. Büyük Liman Projesi ve Marsilya’yı Akdeniz’in sinema merkezine dönüştürme hedefi de bu doğrultuda ilerliyor.
Ya Selanik?... Aynı şekilde Doğu Akdeniz’i kara ve demiryolu ağıyla birbirine bağlayan Selanik’in stratejik konumunun sürdürülmesi, bu bakımdan metro ve yol çalışmalarının genişletilmesi amacıyla merkezi hükümet tarafından 3 milyar euro tutarında bütçe tahsis edilmiş. Bunlar içerisinde Selanik Flyover Otoyol projesi, Selanik’teki kronik trafik sıkışıklığını çözmek amacıyla mevcut iç çevre yolunun üzerine inşa edilen bir devasa viyadük/yükseltilmiş otoyol projesi olarak göze çarpmakta.
Bu tabloda, Katalan ekonomisinin lokomotifi Barselona da devlete yüksek vergi ödeyen bir kent profili olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bunun karşılıksız olmadığını belirtelim. Nitekim bir devlet yatırımı olarak Barselona AVE Yüksek Hızlı Tren Entegrasyonu, Barselona’nın küresel ticaret limanı (Port de Barcelona) ve Avrupa demiryolu ağları ile kesintisiz yolcu ve yük taşımacılığı yapabilecek şekilde birleştirilmesini sağlayan bir proje olarak hayata geçirilirken, bu sayede İspanya’dan Lyon, Paris, Milano ve Frankfurt gibi Avrupa’nın endüstriyel can damarlarına lokomotif değiştirmeden ulaşım mümkün hale geldi.
Peki Cenova?.. Nuoava Diga Foranea yani Yeni Dalgakıran Projesi’ni duymuş muydunuz? Her açıdan olağanüstü bir proje olduğu tartışmasız... Çünkü1.3 milyar euroluk bütçeye sahip bu proje, Cenova limanının küresel rekabet gücünü korumak ve iklim krizine karşı dirençli hale getirmek amacını taşırken, Avrupa’nın en büyük ve en derin açık deniz liman projesi olarak 2030 yılına kadar bitirilmesi hedefleniyor. Proje tamamlandığında sadece bir dalga kıran işlevi olmanın ötesinde, okyanus aşırı dev konteyner ve kargo gemilerinin stratejik kavşağı ve güvenli limanı olarak hizmet vermeye başlayacak.
Son olarak İskenderiye’nin tarihi liman kenti kimliğiyle Cenova’ya benzer bir misyonla hareket ettiğini, bu doğrultuda TahyaMisr Çok Amaçlı Deniz Terminali, Abu Qir Yeni Liman İnşaatı ve Borg El ArabEndüstri Şehri gibi projeleri hayata geçirdiğini belirtmek gerekiyor. Kuşkusuz bu projelerin tamamı, İskenderiye’nin Akdeniz havzasında küresel liman kimliği ve üretim üssü iddiasını güçlendiren projeler olarak yerini alacak.
Peki ya İzmir?
Bu tablo, İzmir’in merkezi bütçeye sağladığı katkının karşılığını kamu yatırımlarında alamadığını açıkça gösteriyor. Nitekim Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının her yıl yayımladığı “Yatırım Programı” verilerine göre İzmir’in toplam vergi gelirleri içindeki payı son yıllarda yüzde 8–11 aralığında seyrederken, merkezi yönetim yatırımlarından aldığı pay yüzde 5,5’i geçemedi.
Öte yandan bu tablonun rasyonel gerekçelere mi dayandığı, yoksa birtakım siyasi ve idari tercihlerin sonucunda mı ortaya çıktığı ayrı bir tartışma konusu; bunu şimdilik not etmekle yetinelim. Zira bu yazının amacı, “İzmir’e yatırım yapılmıyor” şeklinde kolaycı bir algı yaratmak değil. Ancak diğer Akdeniz kentlerinde yüzde 10’un altına düşmeyen oranlarla karşılaştırıldığında, İzmir’e ilişkin rakamlar gülünç denecek kadar düşük, hatta tek kelimeyle hicap duyulacak bir tablo ortaya koyuyor.
Velhasıl biz sona gelelim…
Ünlü Akdeniz tarihçisi Fernand Braudel’inizinden giden Faruk Tabak, “Solan Akdeniz” kitabında, bu coğrafyanın her döneme özgü maddi/tarihsel koşullarına yer vererek gereken özen gösterilmediği takdirde Akdeniz’in bir bütün olarak solacağını vurgular. Velhasıl diğer Akdeniz kentlerinin işte bu dersi İzmir’den daha iyi okuduğu ortada.
Dolayısıyla devletin öncülüğünde dünyadaki değişimi doğru okuyan, İzmir’e yeniden kimlik ve tarihi itibar kazandıracak bir kent vizyonuna her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bu da kente ve kentin geleceğine dokunan stratejik yatırımlarla mümkün.
Aksi takdirde bu solan şehrin küllerinden doğması imkânsız hale gelecek.