Film festivalleri Avrupa’nın vicdanı olur mu? Bir görüntü, binlerce siyasi açıklamanın yapamadığını yapar. Bir yüz, bir evin enkazı, bir çocuğun, bir annenin bakışı… İnsanları rakamlardan çıkarıp yeniden insan haline getirir.Venedik Film Festivali'nde dün gece (12 Eylül) benim için en önemli olay, Altın Aslan'ın kime verildiğinden çok daha başka bir yerde duruyor.
NAZA'ya verilen Jüri Özel Ödülü'nde.
Yuval Abraham ve Rachel Szor'un filmi, İsrail'in Gazze'deki savaşının ve Filistinli sivillerin öldürülmesine yol açan mekanizmaların izini sürüyor. Daha da önemlisi, bunu dışarıdan bakan bir sinemacının rahatlığıyla değil, İsrail toplumunun içinden gelen iki yönetmenin cesaretiyle yapıyor.İşte tam burada sinemanın ahlaki gücü ortaya çıkıyor.
Çünkü savaş zamanlarında en kolay şey, “biz” demektir.
Kendi devletinin bayrağının arkasına saklanmak, kendi ordusunun her eylemini güvenlik gerekçesiyle açıklamak, karşı taraftaki insanları ise yalnızca birer “hedef”, “tehdit” veya istatistik olarak görmek…
Zor olan ise kendi tarafına dönüp bakmaktır.“Bunu bizim adımıza mı yapıyorsunuz?” diye sormaktır.NAZA tam da bunu yapıyor.Ve Venedik'te 25 dakika boyunca ayakta alkışlanıyor.

Bunu yalnızca bir festival coşkusu olarak okumak bana fazla kolay geliyor.Çünkü Avrupa kültür dünyasının büyük bölümü Gazze konusunda uzun süredir tuhaf bir sessizliğin içinde.Elbette konuşanlar var. Sinemacılar, akademisyenler, sanatçılar, yazarlar, öğrenciler, insan hakları savunucuları…
Ama Avrupa'nın kültürel kurumlarının önemli bir bölümünde, Ukrayna savaşı sırasında gördüğümüz yüksek sesli ahlaki pozisyonla Gazze karşısındaki tutum arasında ciddi bir fark olduğu da ortada.
Neden Avrupa'nın kültür dünyası Rusya'nın Ukrayna işgalinde haklı olarak “savaş suçu”, “işgal”, “insanlık” ve “sorumluluk” kelimelerini bu kadar rahat kullanırken Gazze söz konusu olduğunda kelimeler birdenbire dikkatle seçilmeye başlıyor?
Neden bazı sanatçılar savaşın karşısında kahramanca seslerini yükseltirken, başka bir savaşın karşısında “karmaşık durum”, “çatışma”, “trajedi” gibi steril ifadelerin arkasına saklanabiliyor?
Bir kültür kurumunun salonunda sanat üzerine konuşmak kolaydır. Bir filmin estetik dilini, kamera hareketlerini, ışığını, kurgusunu tartışmak da…Ama sanatın gerçek sınavı, hayatın kendisi dayanılmaz hale geldiğinde başlar.
Venedik'in bu yılki ödül listesine baktığımızda aslında ilginç bir bütünlük görüyoruz.
Dün geceAltın Aslan'ı kazanan May el-Toukhy'nin Woman Unknown filmi hafıza, kimlik ve geçmişle hesaplaşma üzerinden ilerliyor.Lee Chang-dong'un Possible Love filmi başka insanlarla kurduğumuz ilişkilerin ahlaki ve duygusal boyutlarını sorguluyor.Ilya Khrzhanovsky'nin ödülü otorite ve baskı meselelerini yeniden gündeme getiriyor.Ve NAZA bütün bu tartışmaların ortasına gerçek bir savaşın kanlı gerçeğini ortaya koyuyor.
Yani Venedik, farkında olarak ya da olmayarak, bize aynı soruyu farklı filmler üzerinden tekrar tekrar soruyor:İnsan geçmişiyle, iktidarla ve kendi vicdanıyla nasıl hesaplaşır?
Woman Unknown geçmişin hesabını soruyor.NAZA ise bugünün.Ve bugünün hesabı Gazze'den geçiyor.
Etik cesaret!
Bu arada NAZA'nın başka bir özelliği daha var.Bu film yalnızca Filistinlilerin yaşadığı felaketi anlatmıyor. Aynı zamanda İsrail toplumunun kendi kendisiyle yüzleşme ihtimalini de gösteriyor.
Çünkü barışın yolu hiçbir zaman yalnızca karşı tarafı suçlamaktan geçmez.Barış, kendi tarafına da soru sorabilme cesaretidir.İsrailli iki yönetmenin bunu yapması bu nedenle yalnızca sinemasal değil, aynı zamanda etik bir eylemdir.
Ve belki de Avrupa kültür dünyasının bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur… Sanat kurumları yalnızca güvenli alanlar olmamalı.Müzeler, festivaller, üniversiteler ve sanat merkezleri, iktidarların rahatsız olmayacağı steril mekânlara dönüşmemeli.
Sanatın görevi iktidarı alkışlamak değildir.Sanatın görevi, gerektiğinde iktidarın karşısına geçip, “Hayır. Burada bir insanlık sorunu var”diyebilmektir.
Üstelik bunu söylemek bugün eskisinden daha zor.
Çünkü çağımızda propaganda yalnızca devlet televizyonlarından yapılmıyor. Sosyal medya algoritmaları, dezenformasyon ağları, kurumsal açıklamalar, lobi faaliyetleri ve siyasal iletişim teknikleri de gerçekliği biçimlendiriyor.
Hitler’den beri söylediğimiz bir söz var: Propaganda insanı sayıya indirger.Sanat yeniden insan yapar.NAZA'nın Venedik'te aldığı ödülü ben bu açıdan okuyorum.Bu ödül Gazze'deki acıyı bitirmeyecek.Ölenleri geri getirmeyecek.Yıkılmış evleri yeniden kurmayacak.Ama başka bir şey yapabilir…Tanıklığı meşrulaştırabilir.
Avrupa'nın kültür dünyası tam da burada kendi aynasına bakmalı.Çünkü insan hakları evrenselse, her yerde evrensel olmalıdır.Savaş suçu Kiev'de savaş suçudur da Gazze'de başka bir kelimeyle mi tarif edilmelidir?
İşte bu nedenle Venedik'te Altın Aslan'dan önce benim aklımda kalan ödül NAZA'nın Jüri Özel Ödülü oldu.

FİLM HAKKINDA KISA NOT: Oscar ödüllü “No Other Land”ın İsrailli yönetmenleri Yuval Abraham ve Rachel Szor, bu kez Gazze’yi İsrail ordusunun içinden anlatan “NAZA” ile Venedik yarışmasına geldiler. Filmin yürütücü yapımcısı “The Zone of Interest” ile Oscar kazanan Jonathan Glazer. Tel Aviv’in çatılarında geceleri ve gizlice çekilen belgeselde, Gazze’deki operasyonlarda görev almış 24 İsrailli askeri istihbarat görevlisi ve asker, sivillerin gözetlenmesi, hedeflerin belirlenmesi ve hava saldırılarında kaç sivilin öleceğinin önceden hesaplanmasına ilişkin sistemleri anlatıyor. Filmin adı “NAZA” da İsrail istihbaratının bir hava saldırısında ölmesi beklenen sivil sayısını ifade etmek için kullandığı askeri bir kısaltmadan geliyor. Kimliklerinin ortaya çıkmaması için askerlerin yüzleri ve sesleri dijital olarak değiştirildi.