Mustafa Kemal Paşa, 9 Eylül öğleden sonra Belkahve’den dumanlar içindeki İzmir’e baktı ve “Hitamül Misk” dedi…

Arapça bir deyimdir bu: Mis gibi bitti. Sonu güzel oldu. Bir savaşın, bir mücadelenin, yıllarca süren bir hasretin ardından söylenebilecek ne kadar sade, ne kadar derin bir cümle…

Oysa İzmir… Şehir yanıyordu. Kordon’dan yükselen duman, gökyüzünü kaplıyordu. Sokaklarda savaşın, işgalin ve belirsizliğin izleri vardı. İzmir, yalnızca bir şehrin kurtuluşuna değil, aynı zamanda büyük bir yıkımın eşiğine tanıklık ediyordu.

Mustafa Kemal Paşa ise Belkahve’deydi. Aşağıda İzmir vardı.

Yıllarca özlenen İzmir…15 Mayıs 1919'da işgal edilen, işgalin ilk kurşunuyla direnişin sembolüne dönüşen İzmir…

Hasretin, acının, öfkenin ve umudun şehri…

Ve şimdi Türk ordusu İzmir’e giriyordu.

9 Eylül, bu yüzden yalnızca bir tarih değildir.9 Eylül, bir şehrin yeniden kendisi olma günüdür.

İzmir’in kurtuluşunu yalnızca askerî bir zafer olarak okumak eksik kalır. Çünkü İzmir, tarih boyunca farklı kültürlerin, inançların, dillerin ve insanların yan yana yaşadığı bir Akdeniz kentiydi. Limanı, çarşıları, hanları, sinagogları, kiliseleri, camileri, meyhaneleri, kahvehaneleri ve pazarlarıyla çok katmanlı bir hayatın merkeziydi.

Kurtuluş, işte bu hayatın yeniden kurulabilmesi için de bir başlangıçtı. Fakat 9 Eylül’ün anlamını bugün yeniden düşünürken, yalnızca geçmişe bakmak yetmez.

Çünkü bir şehri kurtarmak başka, onu yaşatmak başkadır. İzmir’in kurtuluşundan yüz dört yıl sonra hâlâ kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz bu şehre layıkıyla sahip çıkabiliyor muyuz?

Kemeraltı’na…Agora’ya…Kadifekale’ye…Kordon’a…

Çünkü şehirlerin de hafızası vardır. Bir kentin hafızasını yok ederseniz, yalnızca eski binaları değil, o kenti kent yapan ruhu da kaybedersiniz.

9 Eylül bize yalnızca bir zaferi değil, bir şehri koruma sorumluluğunu da hatırlatıyor.

Mustafa Kemal’in Belkahve’den baktığı İzmir ile bugün baktığımız İzmir aynı şehir değildir elbette. Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. Ama değişmeyen bir şey var: İzmir hâlâ özgürlüğün, çoğulculuğun ve Akdenizli hayatın önemli sembollerinden biridir.

Bu nedenle 9 Eylül’ü kutlamak, sadece bayrak asmak ve marş söylemek değildir.

İzmir’in özgürlük fikrine sahip çıkmaktır.

Farklılıklarla birlikte yaşama kültürünü savunmaktır. Kentin tarihini rant uğruna silmemektir. Denizi kirletmemektir. Zeytin ağacını yalnızca bir tarım ürünü değil, bu coğrafyanın binlerce yıllık hafızası olarak görmektir.

Kemeraltı’nı, Kadifekale’yi, Agora’yı, eski mahalleleri ve kent kültürünü korumaktır.

Çünkü kurtuluşun gerçek anlamı, geçmişte kazanılmış bir zaferi her yıl tekrarlamak değil; o zaferin bize bıraktığı özgürlük duygusunu geleceğe taşıyabilmektir.

9 Eylül 1922’de İzmir’e giren askerler yalnızca bir şehre girmediler. Bir ülkenin yeniden ayağa kalkabileceğini gösterdiler.

Ve Belkahve’de İzmir’e bakan Mustafa Kemal Paşa’nın sözünü bugün biraz daha geniş anlamıyla okuyabiliriz: Hitamül Misk…

Evet, mücadele bitmişti. Ama asıl mesele şimdi başlıyordu.

Çünkü bir şehri kurtarmak kadar, onu özgür, güzel, adil ve yaşanabilir tutmak da bir vatan görevidir.

İzmir’in dağlarında çiçekler açmaya devam etsin.

9 Eylül kutlu olsun.