Hayat boyu ruhumuzda birçok matruşka bebek taşıyoruz. Hani şu Rusya’nın meşhur, iç içe geçmiş oyuncak bebekleri… Her açıldığında içinden bir başkasının çıktığı o bebekler bana aynı insana ait farklı ruh hallerini düşündürüyor. Çünkü biz de tek bir halden ibaret değiliz. Her katmanda başka bir duygumuz, başka bir düşüncemiz, başka bir kırılganlığımız saklı.

En dıştaki matruşka, dünyaya gösterdiğimiz yüzümüz. İçeriye doğru ilerledikçe korkularımız, zaaflarımız ve sakladığımız yanlarımız çıkıyor karşımıza. En küçük bebekte özümüzü mü buluyoruz yoksa bütün katmanlarımızın toplamı mı bizi biz yapıyor?

Emin değilim.

Peki, en dıştaki mi yoksa en içteki mi daha savunmasız ve yalnız?

Bence en dıştaki. Çünkü dünyayla ilk teması o kuruyor. Kabul görmek, güçlü görünmek ya da incinmemek için ona bir maske takıyoruz. Daha mutlu, daha umursamaz, daha kayıtsız görünüyoruz. Zamanla bu maskelere öyle alışıyoruz ki çıkardığımızda kendimizi çırılçıplak hissettiğimiz haller var. Bunu yaşamayan yoktur.

Asıl hüzünlü olan ne biliyor musunuz?

Birbirimize en çok bu dış katmanımızla yaklaşıyoruz. Her gün onlarca insanla karşılaşıyor, onların kamufle halleriyle ilişki kuruyoruz. Aynı şeyi biz de karşımızdakine yapıyoruz. Söylenen başka, hissedilen başka, görünen bambaşka olabiliyor. Birbirimize yaklaşıyoruz ama birbirimizin içine ulaşamıyoruz.

Kendisi gibi olmayı göze alanlar da var. Herkese her halini açmasalar da hissettikleriyle göründükleri arasında uçurum yok.

Sevdiklerinde seviyor, kırıldıklarında kırılıyorlar. Yakınlık kurduklarında yakın, uzaklaştıklarında uzaklar. Net şekilde kendini ifade ediyorlar çünkü öncelikli olan kendi duygusu. Kusurlarıyla yaşamayı da benimsemişler. Hayata saygı duyuyorlar. Elbette kendin olmak da kolay değil. Bazen yanlış anlaşılmayı, yalnız kalmayı ve incinmeyi göze almak demek.

Peki, ne yapmalı?

Bilmiyorum. Hakikaten bilmiyorum. Çünkü hepimiz bazen saklanıyor, bazen bütün açıklığımızla görünmek istiyoruz. Mesele bütün maskeleri çıkarmak değil onları kendimiz sanmamak. Kendimizi korurken özümüzden uzaklaşmamak.

Bunun için önce katmanlarımızı tanımalı, içimize doğru ilerlerken karşımıza çıkan her halimizle yüzleşmeliyiz. Çünkü her matruşka başka biri değil aynı insanın farklı zamanlarda ortaya çıkan bir hali.

Başkalarını tanırken de sınırlarımızı bilmeliyiz. Herkesi her katmanımıza alamayız; herkesi hayatımızın aynı yerine koymak zorunda da değiliz.

Ben artık gerçeğini benimsemediğim insanlarla yakınlık kurmak için kendimi zorlamıyorum. Bazı insanlara hikayemin yalnızca seyrini bırakıyorum. Daha fazlasına dahil olmak istiyorlarsa çabalasınlar, değer versinler, saygı duysunlar. Aynı şey, benim dahil olmak istediğim hikayelerde benim de dikkat etmem gereken sınırlar... Çünkü bir insanı anlamakla, önemsemekle ona hayatımızda yer açmak aynı şey asla değil.

Belki de gerçek yakınlık, birinin katmanlarını zorla açmak değil ona zaman ve alan tanımaktır. Mesele, matruşkaların katmanlarını birer birer açıp içindekini görmek değil; her katmanın aynı insana ait olduğunu unutmamak. Başkasının hikayesine anlayış gösterirken kendi sınırlarımızı da korumak.

Neticede hepimiz biricik, hepimiz katman katman insanız. Belki de kendimiz olmak, bütün hallerimizle barışabilmek demek.

Ne dersiniz?

O zaman, “En dıştaki mi yoksa en içteki mi daha savunmasız ve yalnız?” sorusuna hepsi benim hallerim diye yanıt veririz.