“Beni ne kadar seviyorsun?” diye soran birine kollarını neredeyse arkada birleştirecek kadar çok açmasının bir anlamı vardır. Ben de çocukluktan kalma bir alışkanlıkla en sevdiklerime sarılırken kollarımı sonuna kadar açar ve sımsıkı sarılırım.
Çocukluğun bir diğer mesafe ölçüsü ne diye sorarsanız yine bana göre su kuyularıdır. Kuyuya atılan taşın düştüğü zeminde çıkardığı sesi duymak güven duygusudur. Neden mi? O sesi duymak tıpkı iki kol arası ölçü gibidir.
Ben küçükken su kuyularının içine bakmaya korkardım. Karanlığın kocaman yuvarlak ağzı ve yemek borusunu andıran o boşluk, duvarlarının nereye kadar indiği bilinmez ürkütücü nemlilik. Kenarına gelir, gözlerimi kapar, içine taş atar ve avucumu kulağıma siper ederek taşın suya düşüş sesini beklerdim.
Taşın suya çarptığını duyunca rahatlar, kuyunun dibinin sandığım kadar uzakta olmadığını düşünür ve rahatlardım. Çocuk zihnimden neler geçiyordu da kuyu korkum vardı bilmiyorum ama büyüyünce her insanın içinde böyle karanlık su kuyuları olduğunu ve o kuyudaki sesi duymak için özenli olmanın bir seçim olduğunu öğrendim.
İçine hayal kırıklıklarının, söylenmemiş sözlerin, karşılıksız çabaların düştüğü kuyularda taşın sesini duyamayacağımız derinlik olduğunu keşfettim.
Kendi kuyumun içine attığım çığlıktan da şunu öğrendim: Bir başkasının gerçeğine yaklaşabilmek için insanın kendi haklılığından, rahatından, bildiğinden biraz vazgeçmesi gerekir. Kim anlamak için bana yaklaşıyor; ben kimi anlamaya değer buluyorum, tüm soruların cevabı burada.
Küçük adımlarla anlamaya çalışmak, kuyuya atılan taşın zemine düşüp düşmediğine kulak kesilmek yerine o kuyunun içine bakmayı önemsemek…
Herkes bunu yapmaz evet. Kuyusuna değer verdiğimiz kuyumuza değer vermezse güven ya hiç oluşmaz ya da oluşan güven böyle böyle kaybolur.
Sonra her sözü biraz tartar, her yakınlığın altında başka bir anlam ararız. Bir zamanlar kolayca dağıttığımız güveni artık avucumuzda tutarız. Belki onu boğarız da. Çünkü korkarız. Çünkü alışmak denilen durum, değerli olanı ne yazık ki görünmez kılar.
Bir insanın sen anlatmadan seni sezmesi, sen sustuğunda suskunluğunun nedenini merak etmesi, kendi rahatını bırakıp senin karanlığına, korkuna, duyguna bakabilmesi bence çok kıymetlidir.
Böyle birini kaybettiğimizde yalnızca bir insan gitmez bizden. Güvenle bastığımız zeminde yerinden oynar. Aynı şey bizim değerimizi vaktinden sonra anlayanlar için de geçerlidir. Her zemin sarsılır, her hikaye yara alır.
Üstelik bir şeyi kaybettikten sonra kıymetini anlamak cidden çok can sıkıcı. Çünkü bazı şeyler kırıldığında yalnızca parçalanmaz, biçim de değiştirir. Birinin bizde açtığı yara çoğu zaman yalnızca bize ait kalmaz, domino taşları gibi başka hayatlara da dokunur.
Bir güven zedelendiğinde bazen hiç suçu olmayan kişi, başka birinin bıraktığı enkazın bedelini de öder, ne yazık ki. O yüzden yıllardır yazılarımda adeta çığlık atarcasına yazarım: Hayat hikayedir ve her hikaye birbirine bağlıdır.
Tüm bunlarla birlikte ben, o kuyuların etrafında geçen ömürde iki kol arasındaki mesafeye çok güzel sarılmalar, anılar, duygular almayı seçtim.
Umarım sizin içinde iki kol arası mesafeler kuyuların karanlığında kaybolmuyordur. Sımsıkı sarılırım her birinize.