Çocukken hiç sevmediğim yemeklerle çok sınandım. Pişmiş soğanı yutarken nasıl zorlanırdım anlatamam size. Yumurtanın beyazını yerken canımdan can gidiyordu sanki. Gözümü burnumu kapatarak yumurta yuttuğumu hatırlıyorum. Büyümek için sağlıklı yiyecekleri yemek zorundaydım ve inanın büyümek gibi bir telaş içinde hiç değildim.
“Bitir, yoksa arkandan ağlar” derdi bizimkiler. İnsanların arkasından ağlanmasını anlıyordum da bir pırasanın tabakta kaldığı için ağlamasına anlam veremiyordum haliyle. Korkar ve çiğnemeden yutardım. Kafam biraz farklı çalışıyordu.
Sonra bu cümleler hayata yayıldı:
“Başladığın işi bitir.”
“Yarım bırakma.”
“Dayan.”
“Pes etme”
“Mücadele et”
Orta 1’de Dostoyevski’nin Budala’sını okumaya kalktım. Hiçbir şey anlamıyordum ama bırakmıyordum. Çünkü başladığım işi bitirmeliydim. Asla pes etmemeliydim yoksa bu sefer de kitap arkamdan ağlayabilirdi. Babam beni kitabı okurken görmüş ve bunun bir yetişkin kitabı olduğunu söylemişti. Ama kararlıydım, bitirecektim.
Babam, gülüp şöyle demişti: “Her başladığını bitirmek zorunda değilsin. Gerekirse vazgeçersin.”
Hemen sordum. Çünkü şu an sizlere pek inandırıcı gelmese de neden-sonuç ilişkisini hızlı kurabilen bir çocuktum.
“O zaman sevmediğim yemekleri niye bitirmek zorundayım baba?”
Babam gülerek şunu söylemişti: “Dostoyevski’yle pişmiş soğanı kıyaslamak yazara ayıp olur.”
O gün, o kitabı okumayı bırakarak bir eşikten geçtim: Vazgeçmek her zaman yenilgi değildi, evet. Hatta daha güzeli bazen neyin uğruna mücadele etmeye değmediğini fark etmekti.
İnsan çoğu zaman verdiği emekten vazgeçemiyor değil mi? Ben de hepiniz gibi vazgeçmekte zorlandığım birçok duyguyu iç içe elbette yaşadım, yaşıyorum, yaşayacağım. Fakat bunun sınırı nerede başlar konusuna herkes kendi hikayesinin dinamiği içinde kafa yormalı.
Şu soruları kendime çok sordum: Bunca yıl ve emek harcadım. Şimdi bırakılır mı?
Bırakılır. Hem de bazen vazgeçmek için tam zamanıdır.
Bir iş, şehir, ilişki, alışkanlık, hayal hatta kitap…Artık ne iyi gelmiyorsa, geçmişte iyi gelmiş olması onu ömür boyu taşımaya gerekçe değildir. Verdiğim emek boşa gitmez; en azından neyi istemediğimi öğretir.
Ben o gün Budala’yı okumayı bıraktım. Bitirmediğim kitap bana, bazı vazgeçişlerin hayatın doğal akışı içinde bir anlama denk geldiğini öğretti. Yıllar sonra Dostoyevski’nin başka kitaplarını okudum ama ona dönmedim. Belki de o kitap, çocukluğumdaki “Başladıysan bitireceksin” duygusunu taşıyordu da ondan elime geri alamadım. Şimdinin Nuray’ının hissettiği bu…
Artık biliyorum: Her başladığımızı bitirmek zorunda değiliz. Bazı hikayelerin yarım kalması hikayenin tamamına denk geliyordur. Bir adım ilerisi hiç yoktur.
Çocukken pırasanın arkamdan ağlamasından korkuyordum. Şimdi biliyorum: Bazı şeyleri bırakınca kimse ağlamıyor. Hatta bazıları çoktan gitmiş oluyor da biz bırakma eşiğine anca varıyoruz. Ya yol işaretlerini tanımıyoruz ya da görmüyoruz.
Belki de büyümek denilen şey tabaktaki her şeyi bitirmek değil de hangi lokmayı artık yutmak zorunda olmadığımızı anlamaktan geçiyordur. Çünkü her vazgeçiş kaybetmek anlamına gelmiyor. Bazı vazgeçişler, daha çok şey kaybetmeyelim diye yaşanıyor ve mutlaka bir yaraya iyi geliyor.