Büyüyünce anlıyor insan, her doğanın bir umut olduğunu.

Bir şeyi daha anlıyor: İçimizden hiç uğurlayamadıklarımızla yaşamak, diye bir gerçeğin varlığını… Çünkü doğana çabuk alışıyoruz da gidenin yeri hakikaten dolmuyor.

Bazı vedalar sadece insanın değil evrenin eksenini de kaydırıyor.

Önce bir ses eksiliyor. Sonra bir yüz.

Ardından bir cümle, göz göze geldiğin bir an ve kahkaha…

En sonunda da fark ediyoruz ki; dünya biraz daha küçülmüş.

İstiyorum ki; gitmesini istemediğim ama yanımda da tutamadığım ne varsa bir sandığa koyup, çatı katına saklayayım. Çünkü o büyük veda varken öncesindeki hiçbir veda bana iyi gelmiyor.

Sonra aklıma o çatı katlarında unutulmuş, toz tutmuş nice anı geliyor. O tutsaklık hali de gidene haksızlık değil mi?

Siz vedalarla nasıl başa çıkıyorsunuz bilmiyorum, ama ben kendimce bir yöntem buldum.

Vedalaşamadıklarımı kalemimin ucunda taşıyorum. Yazı benim için yas tutma, anlama, kabullenme, iyileşme ve kaldığım yerden devam etme yöntemi…

Kendimi bulutların üstünden yeryüzüne bakan bir çocuk gibi hissediyorum böyle zamanlarda... Bulutların içine saklanmış, gökyüzünün koynuna kıvrılmış bir çocuğum.

Çünkü yıllardır yeryüzünden gökyüzüne bakıp sevdiklerimizi uğurluyoruz.

Evet, bulutlar durmaz. Sürekli değişir, hareket eder, kaybolur. Ama biliyorum ki gökyüzü hep orada...

Akşam olunca oyunun ikinci perdesi başlıyor. Bu kez sahne yıldızların…Hele ki zifiri karanlıkta nasıl da güzeller değil mi?

Büyükler, "Bir yıldız kaydığında bir çocuk doğar, dilek tut" derdi. Biz de inanırdık ve pür dikkat yıldızlara bakardık. Dilek sayısı elbette birden çoktu. Çünkü çocukluk gökyüzüne inanma yaşıdır.

Belki gerçeği en başından biliyoruz da o parlak yıldızın hem doğumun hem ölümün ışığı olduğunu ancak bir eşikten geçince anlıyoruz.

Kıymetli Şairimiz Ahmet Telli; bulut olup çocukluğumuza, yıldız olup gecelerimize karıştı. Ayrı kapıların eşiklerindeyiz artık.

Hepimiz için zaman kaldığı yerden akmaya devam edecek, elbette. Çünkü hayat, boşluk bırakmamak için hep yeni filizler verir. Ama gidenin ardında bıraktığı boşluğa denk gelen hiçbir filiz, toprağını sevmez. İstediği gibi de çiçeklenmez. Eğreti durduğunu, oraya ait olmadığını filiz de bilir. Çünkü o boşluktaki hiçbir duygu ileri akmaz, dengelenmez.

Derine kök salmış sevgilerde vedanın şiddeti eşikteki mevsimi değiştirir bu yüzden. En sevdiklerimizi içimizden uğurlayamayız. Tortusu, yankısı, gözlerinin dokunduğu yerlerde ruhu kalır.

İçimiz kara kışken bir kucak dolusu papatyaya acımızı emanet ederiz sadece.... Biliriz ki hiçbir duygu o eşikten geçtiğimiz an öncesi gibi olmayacaktır artık.

Vedalar tamamlanmayacaktır.

Eksilen sadece bir beden değil ya hani…Vicdan, dil, sohbet, hafıza da eksiliyor.

İnsana inanmaktan hiç vazgeçmemiş, kırgınlığı da umudu da aynı kalemin ucunda taşıyabilmiş, en sert zamanlarda bile yaşama küçücük bir ışık bırakmayı hep başarmış şairi miş’li geçmiş zamana emanet etmek hiç kolay değil, bilin istedim.

Ahmet abi…

Gülüşü ayrı ruhu ayrı kelimeleri ayrı güzel şairimiz...

Senden güzel bir dizeyle, hoşça kal…

"Bir akşam konuğum ol, oturup konuşalım biz bize...Anıların çubuğunu yakıp, uzatalım geceyi biraz..."