The Monk and the Gun’ı dikkatle izleyenler bir süre sonra ilginç bir ayrıntıyı fark eder. Filmde insanlar birbirleriyle konuşurken seslerini yükseltmezler. Tartışmalar vardır ama öfke gösterisine dönüşmez. Beklemek, dinlemek ve düşünmek, konuşmak kadar doğal görünür. Modern sinemanın alışık olduğu hızlı diyaloglar, keskin çatışmalar ve büyük duygusal patlamalar burada neredeyse yoktur. Bu durum yalnızca yönetmenin sinema anlayışıyla açıklanamaz. Aynı zamanda Bhutan toplumunun yüzyıllar boyunca geliştirdiği kültürel davranış kalıplarının da bir yansımasıdır.

Bhutan’da Budizm, yalnızca belirli günlerde yerine getirilen dinî ritüellerden ibaret değildir. Gündelik hayatın ritmini belirleyen görünmez bir çerçeve gibidir. İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkiden doğaya bakışlarına, çocuk yetiştirme anlayışından yaşlılara gösterilen saygıya kadar pek çok davranış, bu düşünce dünyasının izlerini taşır. Elbette her Bhutanlı aynı ölçüde dindar değildir; tıpkı başka toplumlarda olduğu gibi modernleşme, kentleşme ve küreselleşme burada da yeni yaşam tarzları üretmektedir. Ancak kültürel omurga büyük ölçüde Budist ahlak anlayışı üzerinde yükselmeyi sürdürmektedir.

Bu anlayışın merkezinde rekabetten çok denge vardır. Batı dünyasında başarı çoğu zaman daha fazlasına sahip olmakla ilişkilendirilirken, Bhutan’da uzun yıllar boyunca iyi bir hayatın ölçüsü, insanın kendisiyle, ailesiyle ve yaşadığı çevreyle kurduğu uyum olmuştur. Bu nedenle mutluluk, sürekli peşinden koşulan bir hedef değil; korunması gereken bir denge olarak görülür. Gayri Safi Millî Mutluluk fikrinin toplumda karşılık bulabilmesinin nedeni de biraz budur. Devletin geliştirdiği bir politika, zaten kültürel hafızada bulunan bir düşünceyle buluşmuştur.

Filmde sık sık karşımıza çıkan dua bayrakları da bu dünyanın önemli sembollerindendir. Rüzgârla birlikte dalgalanan bu renkli bayrakların üzerindeki duaların, estikçe çevreye yayıldığına inanılır. Dışarıdan bakan biri için bunlar yalnızca manzarayı süsleyen renkli kumaş parçaları gibi görünebilir. Oysa Bhutan kültüründe bunlar, insanın yalnızca kendisi için değil, bütün canlılar için iyi dileklerde bulunmasının simgesidir. Aynı şekilde manastırların girişindeki dua çarkları da yalnızca dinî objeler değildir; hayatın akışı içinde kısa bir durup düşünme anını temsil eder.

Bu bakış açısı, doğayla kurulan ilişkiyi de belirler. The Monk and the Gun boyunca dağlar, vadiler ve ormanlar yalnızca olayların geçtiği fon değildir. Filmde doğa, karakterlerin üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı bir alan gibi görünmez. İnsanlar onun içinde yaşar, onun ritmine uyum sağlar. Bu nedenle Bhutan’da çevreyi koruma fikri yalnızca çağdaş çevrecilik hareketlerinin etkisiyle ortaya çıkmış değildir. Budist düşüncede bütün canlıların birbirine bağlı olduğu inancı, doğaya yönelik sorumluluk duygusunu yüzyıllardır beslemiştir.

Bhutan’ın köy yaşamı da bu kültürel yapının önemli bir parçasıdır. Aile, yalnızca anne, baba ve çocuklardan oluşan dar bir yapı değildir. Komşular, akrabalar, manastırlar ve köy topluluğu gündelik hayatın doğal uzantılarıdır. Büyük şehirlerin anonim ilişkileri yerine, insanların birbirlerini uzun yıllardır tanıdığı küçük topluluklar öne çıkar. Filmde köy halkının birbirinin hayatına kolayca dâhil olabilmesi ya da ortak meseleleri birlikte konuşabilmesi, tam da bu toplumsal örgütlenmenin sonucudur.

Bu durum çocukların yetiştirilme biçimine de yansır. Bhutan’da geleneksel olarak çocuk, yalnızca anne babanın sorumluluğunda görülen bir birey değildir. Toplumun ortak geleceğinin parçası olarak kabul edilir. Saygı, sabır ve ölçülülük gibi değerler yalnızca okulda öğretilmez; gündelik hayatın içinde gözlemlenerek öğrenilir. The Monk and the Gun’daki çocuk karakterlerin doğallığı da biraz buradan gelir. Film, çocukları yetişkinlerin küçük kopyaları olarak değil, yaşadıkları kültürün doğal üyeleri olarak gösterir.

Bütün bunlar Bhutan’ın değişmediği anlamına gelmez. Son yirmi beş yılda internetin yaygınlaşması, akıllı telefonların günlük hayatın parçası hâline gelmesi, gençlerin yurt dışında eğitim görmeye başlaması ve turizmin artması, toplumun kültürel dokusunu da dönüştürmektedir. Bugün özellikle genç kuşaklar arasında gelenek ile modern yaşam arasında yeni bir denge arayışı vardır. Film de tam bu geçiş dönemini yakalar. Eski dünyanın bütünüyle kaybolmadığı, yeni dünyanın ise henüz tam olarak yerleşmediği o kırılgan eşikte durur.

The Monk and the Gun’ın başarısı burada ortaya çıkıyor. Film, Bhutan’ı egzotik bir masal ülkesi olarak sunmaz; aynı zamanda onu modern dünyanın sıradan bir kopyasına da dönüştürmez. Bunun yerine, değişimin ortasında kendi kültürel pusulasını kaybetmemeye çalışan bir toplumun hikâyesini anlatır. Seyirci filmin sonunda yalnızca Bhutan hakkında yeni bilgiler edinmez; kendi yaşadığı toplumun hızını, başarı anlayışını ve mutluluk ölçülerini de yeniden düşünmeye başlar.

Bir sonraki bölümde filmin merkezindeki siyasal dönüşüme daha yakından bakacağım. Bhutan’ın demokrasiye neden kendi isteğiyle geçtiğini, bunun dünya siyasetindeki yerini ve The Monk and the Gun’ın mizahı neden böylesine güçlü bir anlatı aracına dönüştürdüğünü inceleyeceğiz.