Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünya neredeyse ortak bir başarı ölçüsünde uzlaştı: “Daha hızlı büyüyen ekonomi, daha yüksek gelir ve daha fazla tüketim.” Devletlerin gücü millî gelirleriyle, insanların refahı ise satın alma kapasiteleriyle ölçülmeye başlandı. Fakat Himalayalar’ın arasında, nüfusu birçok büyük şehrin nüfusundan bile az olan küçük bir krallık, bu ortak kabule beklenmedik bir itiraz yükseltti. Bhutan’ın dördüncü kralı Jigme Singye Wangchuck, 1970’li yıllarda söylediği kısa bir cümleyle yalnızca kendi ülkesinin değil, kalkınma tartışmalarının da yönünü değiştirdi; “Gayri safi milli mutluluk, gayri safi milli hasıladan daha önemlidir.”
Zamanla bu yaklaşım, Bhutan’ın uluslararası alanda “dünyanın en mutlu ülkesi” olarak tanınmasına yol açtı. Gerçekte bu ifade bilimsel bir sıralamanın sonucu değildi. Bhutan’ın yaptığı şey, vatandaşlarının dünyanın en mutlu insanları olduğunu iddia etmekten çok, devletin başarısını yalnızca ekonomik büyüme üzerinden değerlendirmeyi reddetmekti. Buna rağmen gayri safi milli mutluluk kavramı, kısa sürede ülkenin simgesine dönüştü ve Bhutan, dünya kamuoyunda “mutluluğu kalkınma politikası hâline getiren ülke” olarak anılmaya başlandı.
Ne var ki bu imaj, Bhutan’ın bütün sorunlarını çözdüğü anlamına gelmiyor. Genç nüfusun yurt dışına göçü, işsizlik, ekonomik bağımlılık ve modernleşmenin yarattığı kültürel gerilimler bugün Bhutan’ın da yüzleştiği gerçekler arasında yer alıyor. Ülkeyi ilginç kılan bu olsa gerek; Bhutan’ın, mutluluğu ulaşılmış bir sonuç olarak değil, sürekli korunması gereken kırılgan bir denge olarak görmesi…
İlk bakışta romantik bir slogan gibi görünen bu düşünce, zamanla bir devlet politikasına dönüştü. Bhutan yönetimi mutluluğu ölçülemeyecek soyut bir duygu olarak görmek yerine, yaşam kalitesini belirleyen somut alanlar üzerinden değerlendirmeye başladı. Kültürel mirasın korunması, çevrenin sürdürülebilirliği, iyi yönetişim ve dengeli ekonomik gelişme bu anlayışın temel sütunlarını oluşturdu. Daha sonra eğitimden ruh sağlığına, aile ilişkilerinden boş zamana, doğayla kurulan bağdan toplumsal güven duygusuna kadar uzanan çok sayıda gösterge geliştirildi. Amaç, insanları mutlu olmaya zorlamak değildi; devletin aldığı kararların insanların hayatını gerçekten iyileştirip iyileştirmediğini anlamaya çalışmaktı. Dünyanın büyük bölümünde ekonomik büyüme bir amaç hâline gelirken, Bhutan onu yalnızca araçlardan biri olarak görmeyi tercih etti.
Elbette Bhutan kusursuz bir ülke değil. Yine de Bhutan, kültürel antropoloji açısından dünyanın en dikkat çekici toplumlarından biri. Çünkü burada asıl merak edilen, insanların ne kadar kazandığı değil; nasıl bir hayat kurduğu, zamanı nasıl algıladığı, doğayla nasıl ilişki geliştirdiği ve değişim karşısında hangi değerleri korumaya çalıştığıdır.
Pawo Choyning Dorji’nin 2023 yapımı The Monk and the Gun filmi tam da bu tartışmanın ortasına yerleşiyor. İlk bakışta filmin adı bile bir bilmeceyi andırıyor. Budist bir keşiş ile bir tüfeği aynı cümlede buluşturan bu başlık, daha en baştan seyirciyi şaşırtır. Film ilerledikçe anlarız ki asıl karşı karşıya gelen şey keşiş ile silah değildir; yüzyıllardır kendi ritmiyle yaşayan bir toplum ile modern dünyanın hızıdır.
Başrollerde Tandin Wangchuk, Kelsang Choejay, Deki Lhamo ve Tandin Sonam yer alıyor. Oyuncuların büyük bölümü uluslararası yıldızlar değil; bu da filme beklenmedik bir inandırıcılık kazandırıyor. Karakterleri izlerken çoğu zaman bir senaryonun kusursuz biçimde uygulanışını değil, Bhutan’ın gündelik hayatından kesitleri izliyormuş hissine kapılırız. Köy kahveleri, manastırlar, toprak yollar ve küçük evler, hikâyenin geçtiği dekorlar olmaktan çıkar; ülkenin yaşam biçiminin doğal uzantısına dönüşür.
Filmin görüntü dili de bu anlayışı destekler. Himalayalar’ın etkileyici manzaraları yalnızca görsel bir gösteriye dönüşmez. Dağlar, vadiler ve geniş boşluklar, Bhutan toplumunun zamanla kurduğu ilişkinin de bir parçası gibi görünür. Filmi izlerken fark edilen ilk şeylerden biri, olayların değil, hayatın ritminin belirleyici olmasıdır. Bu ritim, modern dünyanın aceleciliğinden oldukça farklıdır.
Müzikler ise Bhutan’ın kültürel atmosferini tamamlayan bir eşlikçi gibidir. Geleneksel ezgiler ile doğal sesler birbirinin önüne geçmez; birlikte ilerler. Böylece müzik, seyirciyi belirli bir duyguya yönlendirmekten çok, filmin geçtiği dünyanın içine davet eden bir atmosfer kurar.
The Monk and the Gun, dünya prömiyerini 2023 yılında Telluride Film Festivali’nde yaptı; ardından Toronto Uluslararası Film Festivali başta olmak üzere çok sayıda önemli festivalde gösterildi ve eleştirmenlerden büyük övgü aldı. Pek çok değerlendirmede filmin en dikkat çekici yönünün, siyaseti mizahla, felsefeyi gündelik hayatla ve tarihsel dönüşümü insan hikâyeleriyle doğal bir denge içinde anlatabilmesi olduğu vurgulandı.
Ancak The Monk and the Gun’ı gerçekten anlayabilmek için yalnızca filmin geçtiği yılı bilmek yetmez. Bhutan’ın neden yüzyıllar boyunca dış dünyadan büyük ölçüde uzak kaldığını, Budizmin devletin ve toplumun karakterini nasıl şekillendirdiğini, neden televizyonun ancak 1999 yılında ülkeye girdiğini ve modernleşmenin neden bu kadar kontrollü ilerlediğini de anlamak gerekir. Çünkü filmin asıl kahramanı tek bir insan değildir; değişimin eşiğinde duran bütün bir toplumdur.
Bir sonraki bölümde Bhutan’ın tarihine döneceğim. Himalayalar’ın koruduğu bu küçük krallığın nasıl kurulduğunu, neden hiçbir zaman sömürgeleştirilmediğini, Budizmin yalnızca bir inanç değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesine nasıl dönüştüğünü ve bugünkü Bhutan’ın hangi tarihsel birikim üzerinde yükseldiğini birlikte inceleyeceğiz. The Monk and the Gun’ın anlattığı hikâye de işte o uzun tarihsel yolculuğun son halkalarından biridir.