Bir düğün, çoğu hikâyede birlikte kurulacak hayatın başlangıcıdır. Black Tea ise düğünü, kurulmayacak bir hayatın ilanıyla açıyor. Batı Afrika’da, Atlas Okyanusu’nun Gine Körfezi’ne açılan kıyılarında yer alan Fildişi Sahili’nin en büyük şehri Abidjan’dayız. Ülkenin ekonomik ve kültürel merkezlerinden biri olan bu kalabalık kıyı kentinde genç bir kadın, Aya, gelinliğinin içinde birazdan gerçekleşmesi beklenen evliliğinin ortasında duruyor. Davetliler gelmiş, tören hazırlanmış, iki insan için düşünülen gelecek neredeyse resmiyet kazanmak üzereyken Aya, evleneceği erkeğin kendisini aldattığını öğreniyor.
Aya’nın verdiği karşılık filmin bundan sonra izleyeceği yolu da belirliyor. Büyük bir kavga çıkarmıyor, düğünü melodramatik bir hesaplaşmaya çevirmiyor. Evlenmeyeceğini söylüyor ve gidiyor. Gelinliğiyle o mekândan çıkarken yalnızca kendisini aldatan bir erkeği değil, birkaç dakika öncesine kadar kendi geleceği sandığı hayatı da geride bırakıyor.
Moritanya doğumlu yönetmen Abderrahmane Sissako’nun 2024 yapımı Black Tea filmi böyle başlıyor. Ardından beklenmedik bir coğrafi sıçrama geliyor. Aya’yı artık Batı Afrika’nın Atlas Okyanusu kıyısında değil, binlerce kilometre doğuda, Çin’in güneyindeki Guangzhou kentinde görüyoruz. Hong Kong’un kuzeybatısında, İnci Nehri Deltası’nın büyük ticaret merkezlerinden biri olan Guangzhou, Çin’in dış dünyayla ilişkisinde yüzyıllardır önemli bir yere sahip. Bugün de Afrika ile Çin arasındaki ticaretin insan yüzünün en görünür olduğu Çin kentlerinden biri.
Sissako bize Aya’nın bu iki nokta arasındaki yolculuğunu göstermiyor. Abidjan’dan hangi koşullarda ayrıldığını, neden Fransa’yı, İngiltere’yi ya da başka bir Afrika ülkesini değil de Çin’i seçtiğini uzun uzun açıklamıyor. Uçak yolculuğu yok, havaalanında bavul taşıyan göçmen görüntüleri yok, yeni bir ülkeye ayak basmanın alışılmış sinemasal sahneleri yok. Aya’yı bir anda Guangzhou’da, orada yaşayan Afrikalıların arasında, kendisine çoktan bir gündelik hayat kurmuş halde buluyoruz.
Bu coğrafi sıçrama filmin dünyasını anlamak açısından önemli. Çünkü Afrika’dan ayrılan bir insanın hikâyesini Avrupa’ya doğru ilerleyen bir yolculuk olarak okumaya alışığız. Bunun tarihsel nedenleri de var. Fildişi Sahili uzun yıllar Fransız sömürgesi olarak kaldı; Fransızca bugün hâlâ ülkenin resmî dili ve Fransa ile ilişkileri bağımsızlıktan sonra da devam etti. Bu nedenle Aya’nın yolunun eski sömürge merkezi Paris’e değil, Çin’in Guangzhou kentine çıkması rastlantısal bir senaryo tercihi gibi görünmüyor. Film, daha ilk coğrafi hamlesiyle Afrika’nın dış dünyayla ilişkisinde değişmekte olan yönlerden birini önümüze koyuyor.
Guangzhou’ya geldiğimizde karşımıza yalnızca Çinlilerin yaşadığı bir Çin çıkmıyor. Kentin içinde Afrikalı tüccarların, göçmenlerin ve girişimcilerin oluşturduğu başka bir hayat var. Dükkânlar, lokantalar, kuaförler, küçük ticarethaneler ve sokaklarda birbirine karışan diller… Aya da bu çevrenin bir parçası. Film böylece Çin ile Afrika arasındaki ilişkiyi devlet başkanları, ticaret anlaşmaları veya büyük yatırım projeleri üzerinden değil, başka bir ülkede kendisine hayat kurmaya çalışan insanların gündelik dünyasından göstermeye başlıyor.
Aya’nın yolu burada Cai ile kesişiyor. Cai, Guangzhou’da çay ticaretiyle uğraşan Çinli bir erkektir. Yaşadığı kültürün çayla kurduğu köklü ilişkinin bilgisini taşıyan, geçmişi ve ailesi olan, Aya’dan hem yaşça hem de yetiştiği dünya bakımından farklı bir karakter olarak hikâyeye girer. Aya ile Cai’nin başlangıçtaki ilişkisi romantik bir karşılaşmadan çok, bir öğrenme ilişkisi üzerinden kuruluyor. Cai, Aya’ya çayı tanıtıyor: yaprağın nasıl seçildiğini, suyun sıcaklığını, kokunun nasıl ayırt edildiğini, çayın ne kadar bekletileceğini…
Film bu anlarda özellikle yavaşlıyor. Bir fincanın doldurulması, çay yapraklarına dokunan parmaklar, yükselen buhar, kokuyu içine çeken bir yüz uzun uzun izleniyor. Aya’nın Cai’nin dünyasına girişi de bu küçük hareketlerin içinden gerçekleşiyor. Bir anda başlayan büyük bir aşk yerine birbirlerini seyreden, birbirlerinin alışkanlıklarını öğrenen iki insan görüyoruz. Öğretenle öğrenen arasındaki mesafe giderek azalıyor ve çay, ikisinin konuşamadığı şeylerin de dili olmaya başlıyor.
Fakat aralarındaki mesafe yalnızca kişisel değil. Aya Batı Afrikalı, Cai Çinli. Farklı dillerin, aile yapılarının, toplumsal alışkanlıkların ve tarihlerin içinden geliyorlar. Üstelik ilişkileri yalnızca iki kişinin özel alanında kalmıyor. Cai’nin ailesi ve geçmişi, Aya’nın Guangzhou’daki Afrikalı çevresi ve Çinlilerle Afrikalılar arasındaki zaman zaman görünür hale gelen önyargılar, bu yakınlığın çevresinde sürekli bulunuyor.
Guangzhou da bu nedenle filmin dekoru olmaktan çıkıyor. Çin’in güneyindeki bu dev ticaret kentinde Mandarin Çincesinin yanında Fransızca ve farklı Afrika dilleri duyuluyor. İnsanlar birbirlerinin yemeklerini tadıyor, birbirlerinden mal alıyor, birlikte çalışıyor, arkadaş oluyor, âşık oluyor; aynı zamanda birbirlerini yanlış anlıyor ve birbirleri hakkında taşıdıkları önyargılarla karşılaşıyorlar. Çin ile Afrika arasındaki ilişki burada haritaların ve ekonomik istatistiklerin değil, dükkânların, sofraların, sokakların ve evlerin içine taşınıyor.
Aya’nın Guangzhou’da bulunması bu yüzden yalnızca kişisel bir kararın sonucu olarak okunamaz. Onun arkasında son birkaç on yılda hızla büyüyen Çin-Afrika ilişkileri bulunuyor. Çin’in Afrika’daki yatırımları ve ticari faaliyetleri arttıkça hareket yalnızca Çin’den Afrika’ya doğru gerçekleşmedi. Afrikalı tüccarlar, öğrenciler ve girişimciler de Çin’e gitmeye başladılar. Guangzhou zamanla bu hareketliliğin önemli merkezlerinden biri haline geldi. Aya, kurmaca bir karakter olsa da içinde yaşadığı insan hareketliliği kurmaca değil.
Black Tea böylece görünüşte oldukça sade bir hikâyenin içine daha büyük bir coğrafyayı yerleştiriyor. Batı Afrika’nın Atlas Okyanusu kıyısındaki Fildişi Sahili’nden Çin’in güneyindeki Guangzhou’ya uzanan bir çizginin iki ucunda Aya ile Cai duruyor. Aralarında binlerce kilometre, farklı diller, farklı ten renkleri ve birbirinden oldukça uzak tarihsel deneyimler var. Ama onları aynı masanın başına getiren şey, çağımızın giderek yoğunlaşan insan ve mal hareketliliği kadar sıradan bir fincan çay.
Filmin başlangıcındaki gelinlik ile Guangzhou’daki çay fincanı arasında bu nedenle görünenden daha uzun bir yol var. Aya’nın Abidjan’da terk ettiği hayatı anlayabilmek için geldiği ülkeye; Guangzhou’da karşılaştığı dünyayı anlayabilmek için de Çin’e biraz daha yakından bakmak gerekiyor.
Fildişi Sahili neden bu adı taşıyor? Bir Batı Afrika ülkesinin dili neden Fransızca? Avrupa devletlerinin yüzyıllarca yönünü Afrika’ya çevirdiği bir dünyadan, Afrikalıların ticaret ve göç için Çin’e yöneldiği bir dünyaya nasıl gelindi?
Aya ile Cai’yi bir süre Guangzhou’daki çay masasının başında bırakalım. İkinci bölümde geriye doğru gidecek ve bu iki insanı aynı şehirde karşılaştıran uzun tarihin izini Fildişi Sahili’nden Çin’e doğru süreceğiz.