Batı düşüncesi, özellikle Aydınlanma sonrasında, yaşam ile ölümü birbirinin karşıtı iki ayrı alan olarak ele alma eğilimindedir. Yaşam hareketi, üretimi ve geleceği temsil ederken; ölüm çoğu zaman sessizlik, kayıp ve son ile özdeşleştirilmiştir. Bu nedenle modern Batı toplumlarında ölüm, giderek gündelik hayatın dışına itilmiş, hastanelere, bakım evlerine ve mezarlıklara çekilmiş görünmez bir olgu hâline gelmiştir. Oysa insanlık tarihine daha geniş bir perspektiften bakıldığında bu yaklaşımın evrensel olmadığı görülür. Dünyanın birçok eski uygarlığında ölüm, hayatın karşıtı değil; onun doğal devamı olarak anlaşılmıştır. Meksika’nın kültürel tarihi de bu ikinci anlayışın en güçlü örneklerinden biridir. Tótem’in derin anlam katmanını çözebilmek için de önce bu tarihsel zihniyet dünyasını anlamak gerekir.

Mezoamerika uygarlıkları için evren doğrusal bir çizgi üzerinde ilerlemiyordu. Doğa mevsimlerle, gök cisimleri belirli döngülerle, tarım ürünleri ise sürekli yinelenen bir ritim içinde varlığını sürdürüyordu. İnsan da bu büyük döngünün dışında değildi. Doğum, büyüme, yaşlanma ve ölüm birbirini dışlayan süreçler değil; aynı bütünün farklı evreleriydi. Bu nedenle ölüm, kozmik düzeni bozan bir istisna değil, evrenin sürekliliğini sağlayan temel ilkelerden biri olarak görülüyordu.

Aztek kozmolojisinde bu anlayış daha da belirginleşir. Aztekler için ölümden sonra herkes aynı yere gitmezdi. Ruhun izleyeceği yol, kişinin nasıl öldüğüne bağlıydı. Savaşta ölenler, doğum sırasında yaşamını yitiren kadınlar, suda boğulanlar ya da doğal nedenlerle ölenler farklı ruhsal yolculuklara çıkarlardı. Doğal ölümlerin ardından ruhun ulaştığı yerlerden biri Mictlán olarak adlandırılırdı. Mictlán, Batı dinlerindeki cennet-cehennem ikiliğine benzeyen ahlaki bir yargı mekânı değildi. Daha çok ruhun uzun ve zorlu bir geçiş yolculuğunun son durağıydı. Burada önemli olan ödüllendirilmek ya da cezalandırılmak değil, kozmik döngünün tamamlanmasıydı.

Bu anlayış, insanın doğayla kurduğu ilişkinin de temelini oluşturuyordu. İnsan, evrene hükmeden bir varlık değil; onun ritmine katılan geçici bir misafirdi. Yaşam kutsaldı, çünkü geçiciydi. Ölüm de kutsaldı, çünkü yaşamın devamını mümkün kılıyordu. İşte bu düşünce biçimi, yüzyıllar sonra bile Meksika kültürünün derin katmanlarında yaşamaya devam edecektir.

İspanyolların gelişiyle birlikte Katoliklik resmî din hâline geldiğinde bu eski dünya görüşü tamamen ortadan kalkmadı. Aksine iki farklı inanç sistemi birbirini dönüştürmeye başladı. Katolikliğin ruhun ölümsüzlüğü, diriliş ve azizler kültü ile yerli halkların atalara duyduğu saygı ve döngüsel zaman anlayışı zamanla iç içe geçti. Ortaya ne bütünüyle Avrupa Katolikliği ne de bütünüyle eski Mezoamerika dini çıktı. Bunun yerine, yalnızca Meksika’ya özgü yeni bir kültürel sentez oluştu.

Bu sentezin en görünür örneği bugün bütün dünyada bilinen Ölüler Günü geleneğidir. Dışarıdan bakıldığında rengârenk süslemeler, iskelet figürleri ve şenlik havası nedeniyle folklorik bir festival gibi algılanabilir. Oysa bu geleneğin arkasında son derece derin bir antropolojik düşünce bulunmaktadır. Meksikalılar için ölmüş aile bireyleri tamamen yok olmazlar. Onlar, ailenin hafızasında yaşamaya devam ederler. Her yıl belirli günlerde evlere kurulan sunaklar, yerleştirilen fotoğraflar, çiçekler, mumlar ve ölen kişinin sevdiği yiyecekler, fiziksel olarak geri dönüş beklentisini değil; hatıranın canlı tutulmasını simgeler.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta şudur: Ölüler Günü, ölümü romantikleştiren bir ritüel değildir. Tam tersine, ölüm korkusunu hayatın doğal akışı içine yerleştirerek onunla birlikte yaşamayı öğrenmenin kültürel ifadesidir. Bu nedenle Meksika’da ölüm üzerine mizah yapılabilir, ölüm figürleri sanatta kullanılabilir ve mezarlık ziyaretleri yalnızca yas tutmak için değil, aile bağlarını sürdürmek için de gerçekleştirilebilir. Batı’nın birçok toplumunda rahatsız edici görülebilecek bu yaklaşım, Meksika’da yaşam ile ölüm arasındaki ilişkinin farklı biçimde kurulmasının sonucudur.

Meksika’nın büyük yazarı Octavio Paz, bu durumu değerlendirirken dikkat çekici bir gözlemde bulunur. Ona göre modern Batı insanı ölümü saklamaya çalışırken, Meksikalı ölümle konuşmayı öğrenmiştir. Paz’ın bu değerlendirmesi zaman zaman genelleştirici olmakla eleştirilse de, Meksika kültürünün ölüm karşısındaki farklı tavrını anlamak açısından önemli bir başlangıç noktasıdır. Burada mesele ölümün daha az acı vermesi değildir. Acı aynıdır. Farklı olan, acıya yüklenen kültürel anlamdır.

İşte Tótem tam da bu kültürel zeminde yükselir. Filmin merkezinde ölüm vardır; fakat yönetmen ölümü dramatik bir felaket olarak sunmaz. Seyirci, ilk dakikalardan itibaren yaklaşan kaybı hisseder. Buna rağmen evde hayat durmaz. İnsanlar yemek hazırlamaya devam eder. Çocuklar oyun oynar. Misafirler gelir. Bahçe düzenlenir. Doğum günü süsleri asılır. İlk bakışta bu durum çelişkili gibi görünebilir. Oysa Meksika kültürünün tarihsel arka planı düşünüldüğünde bunun son derece doğal olduğu anlaşılır. Çünkü hayat ile ölüm birbirini dışlayan iki gerçeklik değildir. Aynı evde, aynı gün ve hatta aynı sofrada birlikte var olabilirler.

Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri de yaklaşan ölüm karşısında sergilenen kolektif dayanışmadır. Batı’nın birey merkezli toplumlarında ağır hastalık süreçleri çoğu zaman profesyonel bakım kurumlarına devredilir. Elbette Meksika’da da modern sağlık sistemi vardır; ancak aile, bakım sürecinin merkezindeki yerini büyük ölçüde korumaktadır. Hastalık yalnızca hastanın sorunu değildir; bütün ailenin ortak yüküdür. Tótem’de bunun en doğal örneklerini görürüz. Kimisi yemek yapar, kimisi evi hazırlar, kimisi çocuklarla ilgilenir, kimisi sessizce bekler. Bu davranışların hiçbiri rastlantısal değildir. Bunlar, kolektif yas kültürünün parçalarıdır.

Filmde zaman zaman karşımıza çıkan tütsüler, dualar, sembolik temizleme ritüelleri ve spiritüel uygulamalar da aynı tarihsel sentezin ürünüdür. Avrupa Katolikliğinde dua ile halk şifacılığı arasında belirgin sınırlar bulunurken, Meksika’da bu sınırlar daha geçirgendir. Bir aile aynı anda hem doktora güvenebilir hem de evde yapılan geleneksel arındırma ritüellerine başvurabilir. Bu durum bilim ile inancın çatışması olarak değil, farklı iyileştirme biçimlerinin bir arada var olması şeklinde yaşanır.

Burada özellikle curanderismo geleneğini yeniden hatırlamak gerekir. Curanderolar yalnızca fiziksel hastalıklarla ilgilenmezler; kötü enerji, korku, ruhsal dengesizlik ve yasın bedende bıraktığı etkilerle de çalışırlar. Her Meksikalı bu uygulamalara başvurmaz; ancak bu gelenek ülkenin kültürel hafızasında önemli yer tutmaya devam eder. Tótem’in bazı sahnelerinde hissedilen spiritüel atmosfer, tam da bu kültürel dünyanın sinemadaki karşılığıdır.

Filmin en etkileyici tercihlerinden biri ise yönetmenin, ölümün insanlar üzerinde yarattığı bekleyişi anlatmasıdır. Bu tercih yalnızca estetik bir karar değildir; aynı zamanda kültürel bir yaklaşımdır. Çünkü Meksika’nın yas kültüründe önemli olan yalnızca ölüm anı değildir. Ölümden önceki vedalaşma, ölüm sırasındaki dayanışma ve ölüm sonrasındaki hatırlama da en az onun kadar anlam taşır. Tótem bu üç aşamanın ilkini, yani vedalaşmayı anlatır.

Bu nedenle film, yas psikolojisini de alışılmış sinema kalıplarının dışına taşır. Kimse uzun nutuklar çekmez. Büyük hesaplaşmalar yaşanmaz. Gözyaşı elbette vardır; ama gösterişli değildir. Çünkü yönetmen, gerçek hayatta yasın çoğu zaman sessizlik içinde yaşandığını bilir. İnsan bazen konuşarak değil, yalnızca aynı odada bulunarak destek olur. Tótem’in kamerası da bu sessiz dayanışmayı kaydeder.

Bütün bunlar gösteriyor ki Tótem, yalnızca bir aile dramı değildir. Film, Meksika’nın binlerce yıllık ölüm kültürünün çağdaş bir yansımasıdır. Aztek kozmolojisinin döngüsel zaman anlayışı, Katolikliğin ruh inancı, yerli halkların atalara duyduğu saygı ve modern aile yapısı bu filmde görünmez biçimde iç içe geçmiştir. Yönetmen bunları açıklamaz; çünkü açıklamaya ihtiyaç duymaz. Kültür, filmin her karesinde zaten yaşamaktadır.

Ancak Tótem’i yalnızca kültürel ve antropolojik bir belge olarak değerlendirmek de eksik olacaktır. Çünkü onu dünya sinemasının önemli eserlerinden biri yapan asıl unsur, bütün bu tarihsel ve kültürel mirası son derece özgün bir sinema diliyle birleştirebilmesidir. Bir sonraki ve son bölümde filmin adının neden Totem olduğunu ve bu filmin antropolojik katkı sağlama gücünü irdeleyeceğim.