Avrupa’da yaşadığım yıllar bana Batı dünyasına kuşkuyla bakmayı öğretti, büyük sadakatle bağlandığımız kimi değerleri sorgulamayı orada öğrendim. Düşünce üzerinde kurulan kültür ve tarih destekli Batı hegemonyasının acımasızlığını ilk olarak o yıllarda fark ettim.
Paris Çalışma Müşavirliği’nde görev yapıyordum. Avrupa’da Türklere uygulanacak vize ile ilgili bir toplantı yapılıyordu. Fransa’da çalışan Türklerin başka Avrupa ülkesine gitmek için de vize almaları söz konusuydu. Karşı çıktım. Demokrasi ve insan haklarıyla ilgisini sordum. Afrika ve Asya’ya böyle tepeden bakmanın Batı düşüncesindeki yerini sordum. Heyetten bir Fransız; bir dakika, toplantı gündemi dışında bir şey söyleyeceğim, dedi. Ve bana dönerek; “İstenmediğinizi neden anlamıyorsunuz?”diye serzenişte bulundu. Henüz 27 yaşındaydım, müşavirlikte ilk yıllarımdı. Ben de yanıtladım; Zihniyetiniz bu ise, benim kuşağım karar organlarının başına geçtiği zaman bizlerin de sizleri istemediğini göreceksiniz, dedim. Kısa sessizlikten sonra konuyu orada kapattık.
Ve bu ibretlik olaydan sonra, Avrupa’dan Türkiye’nin nasıl göründüğünü dikkatle izlemeye başladım.
Seksen yılı başlarıydı. Le Monde gazetesinde birinci sayfada yer alan imzasızköşe yazısında, 12 Eylül darbesi adeta tarif ediliyor ve neden bu darbenin zorunlu olduğu anlatılıyordu. Ve Eylül ayına geldiğimizde, darbe tam da tarif edildiği gibi oldu. Çünkü, kapitalizmin metropolleri, Lozan’ın hesabının sorulacağı yolların taşlarını döşüyordu. Ve 24 Ocak kararlarını izleyen 12 Eylül darbesi, Türkiye’yi bugünlere getirdi. Şimdi,Cumhuriyet’in sonu konuşuluyor.
Bir yıl sonra, Paris Çalışma Müşavirliği’ne ASALA saldırdı. İçerde 4 kişiydik. Öğle yemeğine gitmek için yan sokakta duran arabalarımıza binerken saldırdılar. Müşavirlikte 3 kişi görev yapıyorduk, 2 kişi öldü, ben hayatta kaldım.Bu olayın adli sürecinde çok şey öğrendim. Özetlemek gerekirse, öldürülen diplomatlar umurlarında değildi. ASALA göstere göstere korunuyordu. Daha sonra, ASALA tasfiye edilerek 90’da PKK ile birleşmesi sağlandı. Şimdi o PKK, dizayn edilen Ortadoğu’nun önemli unsurlarından biri olarak Türkiye ile görüşme masasında…
Bu günlere tesadüfen gelmedik. Sanayi devrimi sonlanıyor, dijital devrime geçiş sürecindeyiz. Bu süreçte, Türkiye’ye 100 yıl önce Sevr anlaşmasıyla biçilen rol yeniden gündemde. Lozan’ın hesabını sormaktan hiç vazgeçmediler.
Türk kimliğinin bölgede etkin varlığı Batı’yı rahatsız ediyor. Kardeşlik, eşitlik, demokrasi derken Türk kimliği bastırılacak. Bastırma operasyonunda Araplar ve Kürtler kullanılıyor. Bu politika aynı zamanda, Türkleri Türk dünyasından da uzak tutacaktır. Batı Asya’da Türklerin yakınlaşması Batı için bir tehdittir.
Asya ve Afrika yeni Dünya düzeni normlarına göre dizayn ediliyor. Efendiler, Türkiye’nin ve İran’ın kontrolününzor olduğunu düşünüyor. Bu durum, savaş nedeni olabilir.
Sonuç olarak, Batı bölgeyi dizayn ediyor. Batı’yı rahatsız eden Türk kimliği, “yeni Sevr” koşullarında geri plana çekilecek. Ve ne yazık ki ana muhalefet, (önce CHP ve şimdi Yeni Parti) bu gidişi durduracak yetkinlikten yoksun.
Batı’ya kafa tutmak için ille de doğulu olmak gerekmiyor. Avrupa ve ABD’ye Batı’nın Doğu Akdeniz’den başladığını bir şekilde anlatmak gerekiyor. ABD/Avrupa’nın batı kültürü ile Doğu Akdeniz’den başlayan batı kültürü arasındaki farkı göstermek bir zaruret.
Türklerin ayağa kalkarak; “Bir yere gitmiyoruz, buradayız!” demesi ve yeni bir dil kurarak Cumhuriyet’i yeniden söylemesi, umutları yeşertecek ihtimaldir.