Bazı filmler izlendikten sonra unutulur. Bazıları ise hafızamızda yaşamaya devam eder. Bunun nedeni anlattıkları hikâye değil, sordukları sorulardır. Io Capitano da tam olarak böyle bir filmdir. İlk bakışta Avrupa’ya ulaşmaya çalışan iki Senegalli gencin tehlikeli yolculuğunu anlatır. Ancak film ilerledikçe anlarız ki asıl mesele Avrupa değildir. Asıl mesele, insanın umut uğruna neleri göze alabildiğidir. Matteo Garrone, göçü bir haber başlığı olmaktan çıkarıp insanlık tarihinin en eski anlatılarından biri olan “yolculuk” fikrinin içine yerleştirir. Böylece Io Capitano, yalnızca çağdaş bir göç filmi olmaktan çıkar; insanın kendini arama hikâyesine dönüşür.

İnsanlık tarihi biraz da yolculukların tarihidir. Kimi zaman savaşlar, kimi zaman kuraklık, kimi zaman ticaret, kimi zaman da umut insanları yollara düşürmüştür. Homeros’un Odysseus’u evine dönebilmek için denizleri aşar. Dante, İlahi Komedya’da cehennemden geçerek hakikate ulaşmaya çalışır. Afrika sözlü anlatılarında kahramanlar çöle çıkar, sınavlardan geçer ve dönüşerek geri dönerler. Ortak olan şey şudur: Her yolculuk, yolculuğa çıkan insanı değiştirir.

Seydou’nun yolculuğu da böyledir. Filmin başında karşımızda müzik yapmayı seven, arkadaşlarıyla gülen, hayaller kuran sıradan bir genç vardır. Yolculuk sona erdiğinde ise aynı insan değildir. Avrupa’ya ulaşsa bile artık eski Seydou yoktur. Çünkü çöl, Libya ve Akdeniz yalnızca aşılması gereken engeller değildir; aynı zamanda onun çocukluğunu geride bıraktığı duraklardır.

Bu nedenle filmde çölün özel bir anlamı vardır. Çöl, coğrafi bir boşluk değildir. İnsanlık tarihinde çöl çoğu zaman sınavın mekânı olmuştur. Dinlerde peygamberler çölde yalnız kalırlar. Tasavvufta insan, çölde nefsiyle yüzleşir. Afrika anlatılarında ise çöl, insanın kendini tanımaya başladığı yerdir. Yol uzadıkça insan yalnızlaşır; yalnızlaştıkça da kendi iç sesiyle karşılaşır.

Io Capitano’da Sahra Çölü tam olarak bu işlevi görür. Film boyunca kumların sonsuzluğu ve güneşin acımasızlığı yalnızca fiziksel zorluk yaratmaz. Seyirciye insanın ne kadar kırılgan olduğunu da hatırlatır. Çölde ne para önemlidir ne pasaport ne de milliyet. Orada yalnızca su, nefes ve yaşam vardır. Garrone, kamerasını geniş planlara açtığında insan bedeninin doğa karşısındaki küçüklüğünü gösterir. Böylece çöl, yalnızca Afrika’nın coğrafyası olmaktan çıkar; insanın varoluşsal yalnızlığının sembolüne dönüşür.

Çölden sonra Libya gelir.Filmin en sarsıcı bölümleri hiç kuşkusuz burada geçer. Çünkü Libya, Io Capitano’da yalnızca bir transit ülke değildir. Modern dünyanın ahlaki çöküşünün simgesidir. Bir zamanlar köle ticaretinin geçtiği Afrika yolları, bugün insan kaçakçılarının kontrolündedir. İsimler değişmiştir; yöntemler değişmiştir; fakat insan bedeninin metalaştırılması ne yazık ki bütünüyle ortadan kalkmamıştır.

Matteo Garrone burada önemli bir tercih yapar. Şiddeti gösterir; fakat onu gösteriye dönüştürmez. İşkence sahneleri seyircinin merakını tatmin etmek için uzatılmaz. Yönetmen, vahşeti estetize etmek yerine onun sıradanlaşmasının dehşetini hissettirir. Çünkü asıl korkutucu olan, kötülüğün olağan hâle gelmesidir.

Bu noktada film yalnızca Afrika’yı değil, Avrupa’yı da sorgulamaya başlar. Çünkü Libya’daki bütün bu sistem, Avrupa’ya ulaşmak isteyen insanların varlığı sayesinde işlemektedir. Film hiçbir zaman doğrudan suçlayıcı bir dile başvurmaz. Fakat sessizce şu soruyu sorar: Avrupa sınırlarını korurken insanlığını da koruyabiliyor mu?

Filmin üçüncü büyük sembolü ise denizdir.Akdeniz, tarih boyunca medeniyetlerin buluştuğu yer olarak anlatılmıştır. Fenikeliler, Romalılar, Osmanlılar ve Venedikliler için ticaretin merkezi olan bu deniz, bugün binlerce göçmen için dünyanın en tehlikeli sınırlarından biridir. Aynı deniz, birileri için tatil anlamına gelirken, başkaları için ölümle yaşam arasındaki son çizgiye dönüşmektedir.Io Capitano bu çelişkiyi çarpıcı biçimde görünür kılar. Deniz hem umuttur hem korkudur. Bir yanda Avrupa kıyıları vardır; öte yanda görünmeyen mezarlar… Yönetmen bu yüzden denizi romantik bir özgürlük alanı olarak göstermez. Deniz, insanın kaderini teslim ettiği devasa bir belirsizliktir.

Filmin adını oluşturan “Capitano” sözcüğü ise bütün anlatının merkezindeki en güçlü metafordur.Başlangıçta Seydou yalnızca yolculuğa katılan gençlerden biridir. Olaylar geliştikçe kendisini göçmen teknesinin dümeninde bulur. Kaptan olmayı istemez; buna mecbur kalır. İşte filmin asıl dönüşüm noktası budur. Çünkü burada kaptanlık bir meslek değildir. Sorumluluktur.Seydou artık yalnızca kendi hayatından değil, teknedeki onlarca insanın hayatından da sorumludur. Çocukluğun yerini yetişkinlik alır. Hayal kuran genç, insanların kaderini taşıyan bir lidere dönüşür. Matteo Garrone’nin filmin adını Io Capitano, yani “Ben Kaptanım” koymasının nedeni de budur. Bu cümle, denizi yöneten bir kaptanın sözü değil; hayatın yükünü omuzlamak zorunda kalan bir gencin olgunlaşma cümlesidir.Bu açıdan bakıldığında Io Capitano aslında bir büyüme hikâyesidir. Batı edebiyatında buna “bildungsroman”, yani olgunlaşma anlatısı denir. Ancak burada okul yoktur; öğretmen yoktur. Seydou’nun öğretmeni çöldür, açlıktır, korkudur, kayıptır ve sorumluluktur. Yol boyunca yaşadığı her olay onu biraz daha değiştirir.

Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri de Avrupa’yı hiç göstermemesidir.Bu bilinçli bir tercihtir.Çünkü Garrone’nin ilgilendiği şey Avrupa’nın kendisi değildir; Avrupa fikridir.Seydou ile Moussa’nın zihnindeki Avrupa, gerçek Avrupa değildir. O, daha çok sosyal medyanın, müzik videolarının, televizyonun ve uzaktan anlatılan hikâyelerin yarattığı bir hayaldir. Avrupa burada bir coğrafyadan çok, umutla örülmüş bir mitolojiye dönüşür. Film ilerledikçe bu mitolojinin çatlamaya başladığını görürüz. Yönetmen Avrupa’nın kötü bir yer olduğunu söylemez; fakat tek başına kurtuluş olmadığını gösterir.

Belki de Io Capitano’nun en büyük başarısı tam burada ortaya çıkar. Film ne göçü romantikleştirir ne de göç edenleri yalnızca mağdur insanlar olarak gösterir. Seydou ve Moussa acınacak kişiler değildir. Onlar hayal kuran, hata yapan, korkan, cesaret eden ve yaşama tutunmaya çalışan genç insanlardır. Bu bakış açısı filmi sıradan göç anlatılarından ayırır.

Filmin sonuna geldiğimizde Avrupa’ya ulaşılmıştır; ama hikâye aslında bitmemiştir. Çünkü seyirci artık şunu bilir: En uzun yolculuk, kilometrelerle ölçülen değildir. İnsan bazen birkaç ay içinde binlerce kilometre gider; ama asıl mesafe çocukluğuyla yetişkinliği arasındadır. Seydou’nun gerçek yolculuğu budur.Bu nedenle Io Capitano, Avrupa’ya gitmeye çalışan iki Senegalli gencin hikâyesinden çok daha fazlasıdır. Film, insanın umut uğruna çıktığı yolculukların, bazen ulaştığı yerden çok, geride bıraktığı insanı değiştirdiğini anlatır. Çölün, denizin ve kaptanlığın taşıdığı bütün semboller sonunda tek bir düşüncede birleşir: İnsan her yolun sonunda başka bir insana dönüşür.

Bir sonraki ve son bölümde artık filmin sinema diline yaklaşacağım. Matteo Garrone’nin kamera kullanımını, Paolo Carnera’nın görüntü yönetimini, Andrea Farri’nin müziklerini, Seydou Sarr ve Moustapha Fall’ın olağanüstü oyunculuklarını değerlendirecek; ardından şu soruya cevap arayacağım: Io Capitano neden yalnızca son yılların en iyi göç filmi değil, aynı zamanda Senegal’i ve çağımızın vicdani sınavını anlamak isteyen herkesin mutlaka izlemesi gereken bir başyapıttır?