Yoksulluk sömürüsü, siyasetin olmazsa olmazıdır. Bu yargı durduk yere oluşmadı. Yoksulluk uygarlık zamanlarında toplumsallaşmanın getirdiklerindendir. Mülkiyetin keşfi, üretimin piyasaları oluşturması, paranın keşfi derken insanlık gelişerek, ilerleyerek bugünlere geldi.
İnsanlığın en ilerlemiş, en gelişmiş haliyle dünya nüfusunun dörtte üçü yoksul. Ve bir milyar insan aç. İnsanlık hiç olmadığı kadar kötü durumda. Vaat edilen daha güzel günler hiç gelmedi. Kurtuluş ise bir efsane olmaktan öteye gidemedi.
1917 devriminden sonra sosyalist sistem ancak 70 yıl ayakta kalabildi. “Halkın devleti” aşaması başlıyordu, sonra da komünist toplum inşası… Ama nasip, kapitalizme geçişmiş… Çin’de sosyalizmin ömrü çok daha kısa oldu. Geriye sadece Çin Komünist Partisi kaldı. Hepsi kapitalist sisteme geçmiş bulunuyor.
Hal böyle olunca, aklıma şu soru takılıyor; Sosyalist sistemin çöktüğü koşullarda, sistemin inşa ettiği iktidar-muhalefet denklemi ne işe yarıyor? Olsa olsa, sistemin bekası için toplumu kontrol altında tutmak amaçlanıyor olabilir.
Tek başına veya hep beraber kurtuluş falan yok. Her şeyin çok güzel olması için de bir neden yok. Umut çığırtkanlığı boşuna. Tuzu kurular zaman geçirmek için başka yerlere baksalar, yoksulların yakasından düşseler iyi olacak.
İnsanlık, yerleşik toplum düzenine geçtikten sonra, mülkiyetin keşfiyle birlikte, üretimin piyasa koşullarını oluşturması sonucu bu yola girdi. Yaklaşık 12 bin yıldır, bu yolun yolcusu. Son 500 yıl, bu yolun en gelişmiş hali... Demem o ki insan piyasa koşullarının getirdiklerinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Mülkiyet ve para, insanın en hakiki kutsalı, en yüce değeri. Başka türlü ifade etmek gerekirse, insan komünist olacak yetkinliğe asla ulaşmadı.
Gelin görün ki ezilenler, sömürülenler, yoksullar üzerinden devrimcilik veya imana dayalı kurtarıcılık her zaman prim yaptı. Prim yaptı, çünkü bu diskur iktidar yolunu açmaya yarıyor.
Yoksulluğu yoksullara anlatarak siyaset yapan siyasetçinin samimiyeti, niyeti ve tutarlılığı sorgulanmadıkça, sağda veya solda, siyasetin halka rağmen sürüp gitmesi kaçınılmazdır.
Bu vesileyle, daha önce de yazmıştım, solculuğumu sorgulayanlara bir kere daha hatırlatayım; anarşist tezleri savunan anti otoriter biriyim. Dahası, böyle ciddi meselelerin yarım akıllılarla konuşulmasını doğru bulmuyorum.
Ne yazık ki, tarih yazan insanlık, komünist toplumu inşa edecek yetkinliğe hiçbir zaman ulaşamadı. Acı ama gerçek.