Bir filmin değeri yalnızca anlattığı hikâyeden gelmez. Aynı hikâye, başka bir yönetmenin elinde sıradan bir macera filmine de dönüşebilir, güçlü bir politik bildirinin gölgesinde de kaybolabilir. Büyük yönetmenleri ayıran şey ise tam burada ortaya çıkar. Onlar yalnızca olayları anlatmaz; seyircinin dünyaya bakışını değiştirirler. Matteo Garrone de Io Capitano’da bunu başarıyor. Film bittikten sonra hafızamızda yalnızca çöl, deniz ya da göçmen teknesi kalmıyor. Daha önemlisi, Avrupa’ya doğru yola çıkan bir gence artık eskisi gibi bakamıyoruz.
Garrone’nin en önemli başarısı, hikâyeyi Avrupa’nın gözünden anlatmayı reddetmesidir. Göç üzerine çekilmiş birçok filmde seyirci, Avrupa kıyılarından bakar; denizde beliren tekneleri görür, sınırları tartışır, güvenliği konuşur. Io Capitano ise bu bakışı tersine çevirir. Kamera ilk kez Avrupa’dan değil, Dakar’dan hareket eder. Seyirci yolculuğa Avrupa’nın bekleyen tarafında değil, Afrika’nın ayrılan tarafında başlar. Böylece göç, istatistiklerden ve siyasal tartışmalardan çıkar; bir insanın hayatına dönüşür.
Bu bakış açısı filmin görüntü yönetmeni Paolo Carnera’nın kamerasıyla daha da güçlenir. Carnera’nın görüntüleri gösterişli değildir; ama son derece şiirseldir. Dakar’ın renkleri canlıdır. Çöl ürkütücüdür ama büyüleyicidir. Gece gökyüzü hem sonsuzluğu hem yalnızlığı hissettirir. Akdeniz ise aynı anda hem umut hem korkudur. Görüntüler hiçbir zaman kartpostal estetiğine dönüşmez. Afrika egzotik bir dekor olarak sunulmaz; yaşayan bir coğrafya olarak gösterilir. Bu tercih son derece önemlidir. Çünkü Batı sinemasında Afrika uzun yıllar ya romantikleştirilmiş ya da yalnızca yoksulluk üzerinden temsil edilmiştir. Garrone ise Afrika’nın hem güzelliğini hem acısını aynı dürüstlükle gösterir.
Filmin kamera dili de dikkat çekicidir. Kamera çoğu zaman Seydou’nun göz hizasında kalır. Onun gördüğünü görür, onun korktuğu yerde korkar, onun şaşırdığı yerde duraksar. Böylece seyirci dışarıdan bakan biri olmaktan çıkar; yolculuğun parçası hâline gelir. Yönetmen, karakterleri yukarıdan gözlemleyen tanrısal bir bakış kurmaz. Tam tersine, insanın içine giren, nefesini hissettiren bir anlatım tercih eder.
Filmin ritmi de bu yolculuğa göre değişir. Dakar’daki sahnelerde hayat hızlı akar. Müzik vardır, kahkahalar vardır, sokaklar canlıdır. Yolculuk başladığında ritim yavaşlar. Çölde zaman uzar. Libya’da bekleyiş ağırlaşır. Denizde ise her dakika sonsuzmuş gibi hissedilir. Garrone, zamanı yalnızca kurgu aracılığıyla değil, karakterin ruh hâli üzerinden de yeniden kurar. Seyirci yolculuğu izlemez; adeta yaşar.
Andrea Farri’nin müzikleri de bu anlatının görünmeyen omurgalarından biridir. Film boyunca müzik hiçbir zaman duyguları zorla yönlendirmez. Bazen ritim olur, bazen sessizliğe çekilir, bazen de yalnızca karakterlerin iç dünyasını görünür kılar. Özellikle Baby ve Io Capitano parçaları, gençliğin enerjisini ve hayal kurma arzusunu taşırken; yolculuk ilerledikçe müzik de daha içe kapanık ve daha ağır bir tona dönüşür. Bu değişim, filmin dramatik yapısıyla kusursuz bir uyum içindedir. Seydou Sarr ile Moustapha Fall’ın bazı parçalara kendi sesleriyle katılması da filmin gerçeklik duygusunu güçlendirir. Seyirci yalnızca onların hikâyesini izlemez; seslerini de duyar.
Oyunculuklar ise filmin en güçlü taraflarından biridir. Seydou Sarr’ın performansı olağanüstü bir doğallık taşır. Oynadığı hissedilmez. Kamera karşısında rol yapan bir genç değil, gerçekten o yolculuğu yaşayan bir çocuk izlenimi verir. Filmin başındaki masum gülümsemesi ile finaldeki yüz ifadesi arasındaki değişim, uzun konuşmalarla değil, bakışlarla anlatılır. Belki de bu yüzden Seydou Sarr’ın başarısı yalnızca oyunculuk tekniğinden değil, karakterin iç dönüşümünü sessizce taşıyabilmesinden kaynaklanır.
Moustapha Fall da benzer biçimde büyük bir doğallık sergiler. Seydou ile kurdukları ilişki, senaryonun yazdığı diyaloglardan çok beden dilleriyle inandırıcı hâle gelir. İki genç arasındaki güven, korku, umut ve dayanışma filmin en insani katmanını oluşturur. Seyirci onların yalnızca yol arkadaşı değil, birlikte büyüyen iki çocuk olduğunu hisseder.
Matteo Garrone’nin yönetmenlik anlayışında dikkat çeken bir başka özellik ise ölçüdür. Film, seyircinin duygularını sömürmeye çalışmaz. Acıyı gösterir ama acıyı gösteriye dönüştürmez. Ölümü gösterir ama onu seyirlik bir şok malzemesi hâline getirmez. Bu tutum, filmin etik gücünü artırır. Çünkü yönetmen seyirciyi ağlatmaya değil, anlamaya davet eder.Bu yönüyle Io Capitano, çağdaş dünya sinemasında son yılların en önemli insani anlatılarından biri hâline gelir. Film ne propaganda yapar ne de slogan üretir. Avrupa’yı bütünüyle suçlayan kolaycı bir dile sığınmaz; Afrika’yı da romantik bir cennete dönüştürmez. İnsanları iyi ve kötü diye ayırmak yerine, onları büyük bir sistemin içinde yaşamaya çalışan bireyler olarak gösterir. İşte filmin evrenselliği de buradan doğar.
Sonuç olarak Io Capitano yalnızca Avrupa’ya ulaşmaya çalışan iki Senegalli gencin hikâyesi değildir. Aynı zamanda Batı Afrika’nın uzun tarihinin, sömürgeciliğin bıraktığı derin izlerin, modern dünyanın yarattığı eşitsizliklerin ve insanın onurlu bir yaşam arayışının sinemadaki güçlü anlatılarından biridir. Matteo Garrone, tek bir yolculuğun içine tarih, antropoloji, siyaset, din, kültür ve insan psikolojisini ustalıkla yerleştirirken, bütün bunları didaktik bir dile düşmeden yapmayı başarır.
Io Capitano tam da bu nedenle izlenmelidir. Çünkü bu film bize göçü öğretmez; göç eden insanı tanıtır. Senegal’i öğretmez; Senegallilerin dünyaya nasıl baktığını hissettirir. Avrupa’yı anlatmaz; Avrupa fikrinin Afrika’daki genç zihinlerde nasıl bir umut ve yanılsama ürettiğini gösterir. Büyük sanat eserleri çoğu zaman cevap vermez; doğru soruları sordurur. Io Capitano da bunlardan biridir.
Bir Film, Bir Ülke dizisinin başında söylediğimiz gibi, bazen bir ülkeyi anlamanın yolu tarih kitaplarından, resmî raporlardan ya da istatistiklerden geçmez. Bazen tek bir film, yüzlerce sayfalık araştırmanın kuramadığı bağı kurabilir. Io Capitano bunu başarıyor. Senegal’i anlatırken aslında insanlığın ortak vicdanını anlatıyor.Perde kapandıktan sonra gözümüzün önünde kalan yalnızca izlediğimiz sahneler değil, artık eskisi gibi cevap veremeyeceğimiz sorular olur. Io Capitano, bizi Afrika’dan Avrupa’ya uzanan uzun bir yolculuğa çıkarıyor; ama filmin sonunda vardığımız yer, aslında kendi vicdanımız oluyor…