The Monk and the Gun’ı izlerken insanın aklına istemeden şu soru geliyor: Bu insanlar neden bu kadar mütevazi? Film boyunca kimse büyük başarıların peşinden koşmuyor, kimse daha zengin olmayı konuşmuyor, kimse geleceği ele geçirmeye çalışmıyor. Oysa modern dünyanın büyük bölümü tam da bu duyguyla yaşıyor. Sürekli daha fazlasını üretmek, daha hızlı ilerlemek ve zamanı mümkün olduğunca verimli kullanmak… Bhutan’ın dünyası ise sanki başka bir zaman anlayışı üzerine kurulmuş gibi görünüyor. Bunun nedeni yalnızca küçük bir ülke olması değildir. Bu ritmin arkasında, yüzyıllar boyunca şekillenmiş farklı bir medeniyet anlayışı vardır.

Bhutan’ın tarihi, büyük fetihlerin ya da genişleyen imparatorlukların tarihi değildir. Himalayalar’ın yüksek dağları, bu ülkeyi yüzyıllar boyunca yalnızca fiziksel olarak değil, kültürel olarak da korudu. Elbette dış dünyayla ilişkiler kuruldu; Tibet’le, Hindistan’la ve çevredeki diğer toplumlarla ticaret yapıldı. Fakat Bhutan hiçbir zaman büyük ticaret yollarının merkezine dönüşmedi. Belki de tam bu yüzden, modern dünyanın hızla aşındırdığı birçok gelenek burada daha uzun süre yaşayabildi.

Bugünkü Bhutan’ın kültürel omurgasını anlamak için on yedinci yüzyıla gitmek gerekir. Tibetli din âlimi ve devlet kurucusu Zhabdrung Ngawang Namgyal, birbirinden bağımsız vadilerde yaşayan toplulukları ortak bir siyasal yapı içinde bir araya getirirken bunu yalnızca askerî güçle yapmadı. Aynı zamanda Budizmi toplumsal düzenin merkezine yerleştirdi. Onun kurduğu sistemde din ile devlet birbirini dışlayan iki alan değildi; birbirini dengeleyen iki sütundu. Bu nedenle Bhutan’da manastırlar yalnızca ibadet edilen yerler değil, aynı zamanda eğitim verilen, kararların tartışıldığı ve toplumsal hayatın örgütlendiği merkezler hâline geldi.

Bugün Bhutan köylerinde görülen birçok alışkanlığın kökeni de bu uzun tarihsel sürekliliğe dayanır. Dağların yamaçlarına kurulan manastırlar, köylerin ortak festivalleri, dua bayraklarının rüzgârla birlikte dağlara yayılması, evlerin mimarisindeki ortak estetik, yalnızca dinî semboller değildir. Bunlar, insan ile doğa arasında kurulan ilişkinin de ifadesidir. Bhutan’da doğa çoğu zaman üzerinde egemenlik kurulacak bir alan olarak değil, birlikte yaşanacak bir dünya olarak düşünülür. Bu anlayışın izleri bugün çevre politikalarından günlük yaşama kadar pek çok alanda görülebilir.

Bu yüzden Bhutan’ın çevre konusundaki yaklaşımı yalnızca modern çevrecilikle açıklanamaz. Ülke anayasası, ormanların ülke yüzölçümünün en az yüzde altmışını oluşturmasını güvence altına alır. Bugün bu oran bunun da üzerindedir. Elbette bunun ekonomik ve turistik nedenleri vardır; ancak mesele yalnızca doğayı korumak değildir. Budist düşüncede insanın doğadan ayrı bir varlık olarak görülmemesi, bu yaklaşımın kültürel temelini oluşturur. Film boyunca sık sık gördüğümüz dağlar, ormanlar ve geniş vadiler de yalnızca güzel manzaralar değildir; karakterlerin dünyayı algılama biçiminin ayrılmaz parçalarıdır.

Bhutan’ın modernleşme hikâyesini ilginç kılan da budur. Dünyanın birçok yerinde modernleşme, gelenekle açık bir çatışma içinde yaşandı. Eski ile yeni çoğu zaman birbirini dışladı. Bhutan ise mümkün olduğunca farklı bir yol izlemeye çalıştı. Televizyonun ve internetin ülkeye ancak 1999 yılında girmesine izin verilmesi, dış dünyadan korkulduğu için değil; değişimin toplumsal yapıyı sarsmaması için kontrollü ilerlemesi gerektiğine duyulan inançtan kaynaklanıyordu. Bugün bu tercihin doğru ya da yanlış olduğu elbette tartışılabilir. Ancak önemli olan, Bhutan’ın modernleşmeyi kendine özgü bir ritim içinde yaşamayı tercih etmiş olmasıdır.

The Monk and the Gun tam da bu kırılma anını anlatır. Filmde seçim sandıkları, yabancı silah koleksiyoncuları, Amerikalı karakter ve Budist keşiş aynı hikâyede buluşur. İlk bakışta birbirine ait görünmeyen bu insanlar, aslında Bhutan’ın karşı karşıya olduğu büyük sorunun farklı yüzleridir: Dış dünyaya açılırken içerideki denge nasıl korunacaktır? Yönetmen bu soruya kesin cevaplar vermez. Çünkü onun ilgisini çeken şey, siyasal tartışmanın kendisinden çok, değişimin insanların gündelik hayatında nasıl karşılandığıdır.

Belki de filmin en etkileyici tarafı burada ortaya çıkar. The Monk and the Gun, modernleşmeyi ne kutsar ne de mahkûm eder. Ne geçmişi romantikleştirir ne de geleceği yüceltir. Bunun yerine, bir toplumun kendi ritmini kaybetmeden değişip değişemeyeceğini sorar. Bu soru yalnızca Bhutan’a ait değildir. Küreselleşen dünyada yaşayan bütün toplumlar için giderek daha güncel hâle gelen ortak bir sorudur.

Bir sonraki bölümde Bhutan’ın gündelik hayatına daha yakından bakacağım. Budizmin yalnızca manastırlarda değil, aile ilişkilerinde, çocuk yetiştirme anlayışında, eğitimde, çalışma hayatında ve mutluluk kavramında nasıl karşılık bulduğunu inceleyeceğiz. Çünkü bence,The Monk and the Gun’ın gücü, büyük siyasal dönüşümleri sıradan insanların gündelik yaşamı içinde görünür kılabilmesinde yatıyor.