Yazıya başlamadan önce sizden aşağıdaki soruyla ilgili düşünmenizi rica edeceğim.
“Bir insan nasıl buhar olur?”
Çünkü bazen buhar olmak sadece bir an kadar kısa bir sürede gerçekleşir.
Ölünün bir mezarı vardır mesela. Bir toprağı… Gömersin ama bilirsin ki oradadır.
Özlediğinde gider konuşursun. Yaşamdan geçen izleri anlatırsın. Mutluluğunu ve hüznünü paylaşırsın. Mezar taşını, öpersin,seversin, yıkarsın. Yanına uzanır, sarılırsın. Çiçeklerin arasındaki ayrık otlarını temizlersin. Hatta bazen bir avuç toprağı alır, çantana koyar yanında taşırsın.
Elbette yas tutma süreçlerimiz birbirinden farklı olabilir ama şurada hem fikiriz: O artık öldü.
Peki ya kayıplar?
O belirsizlik, aklın anlayamayacağı sertlikte bir şiddettir bence. Doluya koyarsın almaz, boşa koyarsın dolmaz misalidir.
Ne ölüm gibi ne de yaşam gibi…İnsan bir anda ölmez, yok olur ve o ev, aklını yitirir.
Saatler saplantıya dönüşür. Telefon sesi travma olur. O yaşlardaki her insanın yüzünde kaybolana dair bir benzerlik ararsın. Her kapı sesinde kalbin biraz daha kasılır kalır. Evden çıkmadan önce çıkardığı pijama, giydiği terlik, diş fırçası, yastığı, kitabın kıvrılan sayfası… Ucundan kopardığı son ekmekteki parmak izi, yediği son zeytinin çekirdeği, kirli sepetindeki gömleği, yazdığı son mesajı…
Tüm bunlarla yüzleşmek bir ölümün ardından da hiç kolay olmaz ama bir kayıp vakasının yarattığı tahribat çok daha derin bir acı değil midir sizce de? Yoksa yanılıyor muyum?
Bir süredir bir proje için yazacağım öyküyü düşünüyorum. Öykünün çatısı zihnimde oluştu ama henüz yazıya dökemedim. İlk cümlenin gelmesini bekliyorum. Bu süreçte olur olmadık yerde gözümün önünde iki çocuğun fotoğrafı beliriyor. Niye onca kayıp vakası arasından bilinçaltım bu iki çocuğa odaklandı, ben de bilmiyorum.
Birincisi, Ada Mursaloğlu isimli kız çocuğu…6 Şubat depreminin ardından canlı görüldüğüne dair iddialar olsa da henüz hiçbir iz yok kendisinden. Masmavi gözleriyle bakıyor, “Bulun beni” der gibi…
Diğeri ise hemen yanı başımızda, Çeşme’de, kaybolan Veli Eren Atay isimli gencimiz…2023’ün temmuz ayından beri hiçbir iz yok.
Bu iki örnekten çok öncelerine gidersek ülkenin bir de “Cumartesi Anneleri” gerçeği var. 9 Mayıs Cumartesi günü itibariyle tam 1102 hafta her cumartesi aynı yerdeler. Çocuklarını beklerken o acıyla ölen anneler oldu. Bilmem hatırlar mısınız?
Onlardan biri de 105 yaşında hayata gözlerini yuman Berfo Kırbayır’dı. “Oğlumun kemiklerini bulmadan beni gömmeyin,” demişti. Kayıp oğlu Cemil Kırbayır’ı tam 33 yıl bekledi.
Özellikle aileler için kayıp olgusunun nasıl katmerli bir acı olduğunu anlayabilmemiz açısından da çok sarsıcı bir acı değil mi?
Bu insanlar en başta da dikkat çektiğim gibi elbette bir anda buhar olup uçmadı.
Hepimizin aklındaki en önemli soru şudur: “Neredeyse yatak odalarımıza kadar gözetlendiğimiz uzay teknolojisi çağında nasıl kaybolur, nasıl bulunamaz?”
Öylece sırra kadem basamazlar.
Bir yerde bir göz mutlaka gördü.
Bir yerde bir kamera mutlaka kaydetti.
Bir yerde biri mutlaka sustu ve bir şeyler eksik bırakıldı.
Bu nedenle kayıp vakaları aynı zamanda ülkenin hukuk, vicdan, güvenlik testidir.
Uzun zamandır güvende hissetmiyoruz, evet. İnsanların özellikle de çocukların ortadan kaybolması yani buharlaşması çok ciddi bir güvenlik sorunudur.
İşlemeyen sistem, çürüyen güven ve tüm trajedileri normalleştiren toplumun her bir ferdi olarak hepimiz bu tür olaylarda pay sahibiyiz.
Yaşıyorlarsa dirisini ve eğer öldülerse mezarını, ailelerine teslim etmek zorundadır devlet. Üzerinden kaç yıl geçmiş olursa olsun. Çünkü bazen en korkunç ihtimal; ölüm değil bir yerde unutulmuş, yok sayılmış olmaktır.