“Bazı kayıplar, ruhumuza bir göktaşı çarpmış gibi hissettirir. Bazı kayıplarda dünyanın ekseni biraz daha kayar. Kimse fark etmez belki ama bizim içimizde yer çekimi değişir. Hayatın ayarı bozulur. İklim değişikliği gibi dünyaya izini bırakır o göktaşı… Çünkü bazen eksilenler, hayatımızda daha fazla yer kaplar,” demişim aylar önce kaleme aldığım bir yazıda.
Bir başka yazımda ise şunları demişim: “Çünkü sorumluluk aşağıya inerken hesap verme yukarıya hiç çıkmadı, çıkmıyor. Çocuklar öldüğünde de dünya dönmeye ve hayat akmaya devam eder, evet. Ama bir yerde görünmeyen bir boşluk açılır. Adalet sağlanmazsa o boşluk kapanmayacak; sadece yeni isimlerle dolacaktır. Çünkü bazı ölümler unutulduğu için tekrar eder. Bazı ölümler tercihlerin, ertelemelerin ve görünmez kılınan sorumlulukların sonucudur. Bu olay bir kaza değil, açık bir ihmal zinciridir. İhmal zinciri ise her zaman en zayıf halkada değil en güçlü halkada başlar.”
Bir başka yazımda ise şöyle: “Ve biz, tüketmeye odaklı hayatlarımızla her şeyi tüketiriz: Haberleri, savaşları, ölümleri, aşkları, yaşamları, yasları hatta şoku bile.
Bir gün ağlarız.
Ertesi gün alışveriş yaparız.
Sonra unuturuz.
Çünkü sistem bizden kahramanlık istemez sadece dikkat süremizi ister. İnsanlık ilk kez bu kadar çok şey görüp bu kadar az şey hissediyor.
Gözyaşı var, sorumluluk yok.
Empati var, risk yok.
Tepki var, bedel yok.”
Başka bir yazımda şöyle: “Bir devletin gerçek gücü ise en kırılgan olanı ne kadar koruyabildiğiyle ölçülür. Üstelik şiddet yalnızca hedef aldığı kişiyi değil bütün toplumu dönüştürür. Evde öğrenilen şiddet sokakta büyür. Sokakta normalleşen dil, kamusal söyleme yerleşir. Hakaret sıradanlaşır, tehdit mizah malzemesine dönüşür, öfke meşrulaşır. Zamanla bu atmosfer ülkenin ruh hâlini belirler.”
Başka bir yazımda ise şöyle: “Türkiye’de eğitim sisteminin en yakıcı gerçeği artık inkâr edilemez bir noktada: Öğrenciler beslenemiyor, öğretmenler geçinemiyor, okullar en temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Üstelik bütün bu yük, zaten zor koşullarda yaşamını sürdürmeye çalışan velilerin sırtına yükleniyor.
Çocukların günlük bir yumurta yiyemediği, su ihtiyacını tuvalet musluklarından karşılamak zorunda kaldığı, okul kantinine veresiye yazdırdığı bir dönemden söz ediyoruz. Bu tablo yalnızca teknik bir aksaklık değil; açıkça yapısal bir eğitim krizidir.
Giderek artan şiddet olayları, akran zorbalığı ve uyuşturucu gerçeği de eğitim sisteminin ağır sorunları arasında yer alıyor. Dahası, bugün eğitim ortamlarında can güvenliğinin de tartışılır hale geldiği bir gerçeklikle karşı karşıyayız.”
Başka bir yazımda da şöyle: “Çünkü uzun zamandır hayat, bir kara deliğin içine sürükleniyor gibi. Her şeyi yutan değil de yarım bırakan bir boşluk var, hepimizin hayatında. İçine düşeni, evrenin hafızasından siliyor. Önce bir hikaye siliniyor hayatlarımızdan sonra duygusu sonra da izi...Bir yabancıyı uğurlar gibi uğurluyoruz içinden geçtiğimiz zamanları.
Aynı masadayız ama aynı anda değiliz gibi. Ve garip olanı da kimse fark etmiyor bunu bazen.
Ya da fark ediyor da durup anlamaya, önemsemeye vakti yok. Umursamıyor. Uyuşmuş gibi…”
Uzun zamandır aslında köşemden çığlık atıyorum. Olmuşu, olanı, olacağı sürekli gündemde tutmaya çalışıyorum. Sadece birkaç haftadır yaşadığımız toplumsal olaylara bakın mesela…Meslek uzmanları gerekli açıklamaları yaptı, yapıyor.
Ben, bizden geriye ne kalacak onu merak ediyorum.
Senden, benden, onlardan, şunlardan…
Ağaçtan, hayvandan, nehirden geriye ne kalacak?
Bir çocuktan geriye ne kalacak?
Hayatlarımızın bazı terazilerde bir kumaş parçası kadar bile ağırlığı yok. Üstelik en başından savunduğum gibi bu yalnızca hukuk değil köklü zihniyet sorunudur.
“Adalet mülkün temelidir” diyoruz ya hani…O mülkün her bir parçası, çığlık çığlığa adalet arıyor. Bu yüzden yaşadığımız hiçbir acı, tesadüfen gelip kalbimize ruhumuza çökmedi.
İyileşmek için gerçek adaleti, terazinin ayarlarıyla oynayanlara inat, savunmaya devam edeceğiz. Çünkü bu ülke bizim ve demokrasiyi, adaleti, laik, bilimsel, çağdaş yaşamı önce çocuklar sonra tüm canlı yaşamı için çok daha güçlü şekilde inşa etmek zorundayız.