Türkiye’de eğitim sisteminin en yakıcı gerçeği artık inkâr edilemez bir noktada: Öğrenciler beslenemiyor, öğretmenler geçinemiyor, okullar en temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Üstelik bütün bu yük, zaten zor koşullarda yaşamını sürdürmeye çalışan velilerin sırtına yükleniyor.

Çocukların günlük bir yumurta yiyemediği, su ihtiyacını tuvalet musluklarından karşılamak zorunda kaldığı, okul kantinine veresiye yazdırdığı bir dönemden söz ediyoruz.

Giderek artan şiddet olayları, akran zorbalığı ve uyuşturucu gerçeği de eğitim sisteminin ağır sorunları arasında yer alıyor. Dahası, bugün eğitim ortamlarında can güvenliğinin de tartışılır hale geldiği bir gerçeklikle karşı karşıyayız.

Bu tablonun belki de en az konuşulan tarafı ise özel sektörün sert koşullarında çalışmak zorunda bırakılan öğretmenler... Ailelerinin ekmeğinden kısarak okuttuğu kıymetli eğitimciler... Çoğu yarı aç yarı tok büyüyen orta ve alt gelirli ailelerin çocukları…

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası İl Temsilciliği’nin paylaştığı bilgilere göre tablo oldukça çarpıcı. Millî Eğitim Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de örgün eğitimde yaklaşık 1 milyon 187 bin öğretmen görev yapıyor. Bunların yaklaşık 180 bini özel okullarda çalışıyor. Ancak kurs merkezleri, etütler, rehabilitasyon kurumları ve çeşitli yaygın eğitim kurumları da hesaba katıldığında özel sektörde çalışan öğretmen sayısının 300 bine yaklaştığı tahmin ediliyor.

İzmir’de ise özel okullar, kurslar ve rehabilitasyon merkezleri birlikte düşünüldüğünde yaklaşık 20 bin öğretmenin özel sektörde çalıştığı ifade ediliyor. Buna rağmen bu büyük kitlenin çalışma koşullarına ilişkin veriler son derece parçalı. Farklı unvanlarla çalıştırma, ders saati ücretli istihdam ve parçalı sözleşme modelleri nedeniyle bütünlüklü ve şeffaf bir tablo ortaya koymak mümkün değil.

“Görünmeyen emek, en güvencesiz emektir” düşüncesinden yola çıkarak sektördeki öğretmenlerin karşılaştığı zorlukları dile getirmek gerekiyor. Çünkü öğretmenlerin de vurguladığı gibi, kayıtlardaki bu veri eksikliği beraberinde sistemsel bir izolasyonu getiriyor. Görünmeyen her öğretmen, güvencesiz çalışma koşullarına karşı biraz daha savunmasız hale geliyor.

Öğretmenler bu durumu şu sözlerle ifade ediyor: “Özel sektör öğretmenlerinin maruz kaldığı bu tablo yalnızca bir istihdam sorunu değildir; aynı zamanda kamusal eğitim hakkı meselesidir. Devlet kamusal eğitimden geri çekildikçe yük ortadan kalkmıyor, yalnızca yer değiştiriyor. Veli daha fazla borçlanıyor, öğretmen daha fazla güvensizleşiyor, öğrenci ise eğitimi bir hak olmaktan çok rekabetçi bir piyasa süreci olarak deneyimliyor. Anayasal bir hak olan eğitimin sorumluluğu piyasa mekanizmalarına devredildiğinde öğretmen emeği sistemin ilk gözden çıkarılan unsuru haline geliyor. Oysa eğitimin niteliği, onu inşa eden öğretmenin huzuru ve güvencesiyle teminat altına alınabilir. Bugün binlerce öğretmen, asgari ücret sınırına sıkıştırılan maaşlara ve esnek çalışma adı altındaki sömürüye karşı omuz omuza mücadele ediyor.”

Okulu ticarethane, öğrenciyi ve veliyi kârlı bir yatırım, öğretmeni ise bu zincirin en zayıf halkası olarak gören bir özel sektör anlayışı ne yazık ki ülke genelinde yaygın. Devletin eğitimden elini çektiği bir sistemde bunun dışında bir tablo beklemek de pek mümkün görünmüyor.

Çünkü her boşluğu mutlaka bir sistem doldurur. Ve bugün o boşluğu farklı unvanlarla istihdam, ders saati ücretli çalışma ve parçalı sözleşme modelleri dolduruyor. Bu da öğretmen emeğini daha kırılgan ve güvencesiz bir zemine itiyor.

Üstelik özel sektör öğretmenleri, kamu okullarındaki meslektaşlarıyla aynı müfredatı uyguluyor, aynı sorumluluk ve mesleki uzmanlıkla öğrencilerini hayata hazırlıyor. Ancak konu iş güvencesi, ücret ve özlük hakları olduğunda bambaşka bir gerçekle karşı karşıya kalıyorlar.

Birçok kurumda maaşlar asgari ücret seviyesine sıkışmış durumda. Bir öğretmenin maaşından söz ediyoruz. Toplumun en temel mesleklerinden birinin emekçilerinden söz ediyoruz. Bir öğretmenin asgari ücretle sınanması, aslında bu ülkenin en büyük utançlarından biri olmalıdır.

Zamlı ücretlerin sözleşmeden aylar sonra ödenmesi, maaşların geciktirilmesi ve ders dışı çalışmaların karşılıksız bırakılması ise neredeyse normalleşmiş durumda.

Eğitimcilerin sıkça dile getirdiği bir diğer sorun da ağır çalışma koşulları. Günlük ders yükünün 10–12 saate çıktığı kurumlar olduğu belirtiliyor. Haftalık 40 saati aşan mesailer, hafta sonu programları ve resmi tatil çalışmaları ise çoğu zaman okul yönetimleri tarafından “fedakârlık” olarak görülüyor.

Oysa fedakârlık söylemi çoğu zaman ücretsiz fazla mesainin üzerini örten bir perdeye dönüşüyor. Ayrıca konu fedakarlıksa, bu ülkenin eğitimcilerinin ve sağlık emekçilerinin verdiği emeğin karşılığını hiçbirimiz gerçekten ödeyemeyiz.

Sorunun bir diğer boyutu ise süreli sözleşme düzeninin yaygınlığı. Sektörde çalışan birçok öğretmen yalnızca bir yıllık sözleşmelerle istihdam ediliyor. Yeni sözleşmenin imzalanıp imzalanmayacağı ise çoğu zaman öğretmenin emeğinden çok kurum yönetiminin takdirine bağlı oluyor.

Bu durum zaten zor olan yaşam koşullarını daha da ağırlaştırıyor. Her yıl yeniden iş arama kaygısı, kıdem tazminatına erişememe gibi sorunlar öğretmenlerin yaşamını daha da güvencesiz hale getiriyor.

Bugün eğitim sisteminde yaşanan kriz yalnızca özel sektör öğretmenlerinin çalışma koşullarından ibaret değil. Ancak bütün bu sorunlar ortadayken devletin asli sorumluluğu son derece açık: Okullara yeterli bütçe ayırmak, güvenli ve temiz eğitim ortamları sağlamak, öğretmenleri güvenceli biçimde istihdam etmek ve her çocuğun eşit koşullarda eğitim hakkına erişimini garanti altına almak.

Bu nedenle özel sektör öğretmenlerinin dile getirdiği talepler yalnızca ekonomik talepler değildir. Mesele yalnızca bir meslek grubunun özlük hakları sorunu değil; aynı zamanda eğitimin kamusal niteliği ve çocukların eşit, nitelikli eğitim hakkı mücadelesidir.

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası İl Temsilciliği’nin dile getirdiği talepler ise oldukça açık: Taban maaş uygulamasının yasal güvenceye kavuşturulması, sözleşme sisteminin öğretmenin temel haklarını koruyacak biçimde yeniden düzenlenmesi ve çalışma koşullarının etkin biçimde denetlenmesi.

Çünkü nitelikli bir eğitim sistemi ancak güvenceli, huzurlu ve emeğinin karşılığını alabilen öğretmenlerle mümkündür.