Papatya en sevdiğim çiçek...

Sarısı hem kendini hem çevresini aydınlatan güneşi; beyaz yaprakları ise kötülüğün içinde iyiyi seçme halini simgeliyor. Bende hissettirdiği duygusu budur.

En olmadık yerlerde çıkıyor karşımıza.Bir kaldırım kenarında mesela…Bir betonun çatlağında… En deli rüzgarların estiği kurak toprakların ortasında.

Zemin ne kadar sert, alan ne kadar dar ve koşullar ne kadar zorlu da olsa o narin görüntüsünün altındaki yaşama direncine ve toprağına kökten bağlılığına çok hayranım. Hayat, bir yerden mutlaka filizleniyor.

En sevdiğim meyve ise nar…

Dışarıdan bakınca sert, kendi halinde ama içini açtığımızda birbiriyle ahenk içinde yüzlerce tanecik…

Bir kabuğun altında birbirini rahatsız etmeden yan yana durmayı öğrenmişler.

Bir papatyaya ve bir nara bu kadar anlam yüklüyor olmama şaşıranlar var, biliyorum.

Ben, hikayesi olan her şeyin hayata dair bir öğretisi olduğuna hep inandım.

Derine inmeyi, kök salmayı, zihnin karanlık odalarında dolaşmayı, kelimelerin kökünü araştırmayı, içimde camlar çerçeveler kırılsa da sakin kalmayı, hayır diyebilmenin gücünü hep bu hikayeler döngüsünden öğrendim.

Peki bir papatya ve bir nar bize ne anlatmak ister?

Gelin hep birlikte düşünelim.

Bir papatya tek başına küçük ve zayıf görünebilir ama yan yana geldiklerinde bir kır oluştururlar. Göz alabildiğine uzanan, hayran kalınan bir dayanışma ağı.

Bir nar dışarıdan tek içeriden çoğul bir hikayedir.

Kabuğun altında sakladığımız hikayeler de bizim bir parçamız. Yüzlerce direniş, yara, ses, hayat, umut büyür o kabuğun altında.Vakti geldiğindeyse o taneler, her yere saçılır.

Dayanışmayla, güçle, dönüşümle ve en önemlisi de yeniden başlama cesaretiyle...

Şiddet sarmalını bu dayanışma ruhuyla aşmak elbette mümkündür. Bir nar gibi çoğul ama yeri geldiğinde bir papatya gibi tek başına da güçlü.

İşte her aşaması çok kıymetli NAR – Şiddete Karşı İletişim Projesi böyle bir hikaye armağan ediyor. Çünkü şiddetin aslında bir güvenlik meselesi değil zihniyet meselesi olduğuna ayna tutuyor.

Şehirleri, ilçeleri, mahalleleri, sokakları adımlayarak şiddet haritaları çıkarıyor; esnaf dükkânlarında ve muhtarlıklarda her kesimden insanı şiddete karşı mücadelede örgütlüyor; yerel yöneticileri somut adımlar atmaya zorluyor.

Şiddet ve çocuk istismarına karşı eğitilen nar elçileri; şiddetle mücadelede direkt iletişim hatları ve İzmir, Manisa, Muğla, Denizli, Aydın illerinde hem medya hem mahalle bazlı çalışmalar dikkate değer.

Nar Projesi'nin belediyeler ayağında da somut ve kalıcı politikalara dönüşmesi güzel.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini kurumsal düzeyde benimseyen yerel yönetimlerim, Yerel Eşitlik Eylem Planları hazırlaması da dikkate değer bir başka adım.

İzmir Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere Bornova, Konak, Buca, Karşıyaka, Karabağlar Belediye Başkanları gibi birçok belediyenin şiddete karşı mücadelede somut adımları kıymetli.

Proje o kadar değerli bir ekiple ve öyle organize emekle yürütüldü ki ödülleri toplaması elbette şaşırtmadı.

Tülay Aktaş Gönüllü Kuruluşlar Güç Birliği tarafından “Karşılıksız Hizmet Ödülü”, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “İzmir’in Yıldızları Ödülü” aldı.

Kadın Dostu Markalar Platformu’nun Uluslararası Kadın Dostu Markalar Farkındalık Ödülleri’nde, “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetle Mücadele” kategorisinde birincilik ödülüne layık görülen tek sivil toplum kuruluşu oldu.

Proje, halının altına süpürülen gerçeklere odaklanırken çözüm noktasında da ortak dil oluşturması bakımından çok başarılı.

Burada asıl dikkat çeken nokta ise medyanın şiddeti meşrulaştıran dilinin önüne sert bir şekilde set çekilmesi. Meslektaşlarım çözüm odaklı bir duruş sergilemesi.

Çünkü bir gazeteci olarak ben de çok iyi biliyorum ki; “Kıskançlık krizi”, “Aşk cinayeti”, “Boşanmak istediği için öldürüldü”, “5 ay sonra anne olacaktı” gibi haber başlıkları bilinçli tercihtir. Böylece olaylar, neden sonuç ilişkisi bakımından bağlamdan kopartılır ve yaşananlar, iki taraf arasındaki öfkenin sonucu olarak sıradanlaştırılır.

Haberin arka planı hiç sorgulanmasın diye de olay, taraflardan birinin girdiği bunalım sonucuna indirgenir. Bu masum bir haber bakış açısı hiç değildir.

Gerçeğin üstünü örten haber dili; faillerin aklandığı, mağdurların suçlu ilan edildiği haber metinleri; okuyucunun, dinleyicinin, izleyicinin, “Orada, o saatte, o kıyafetle ne işi vardı?” yorumu ve kadının varlığına düşman karanlık zihniyet...Hepsi çok kirli bir iklimin hem sebepleri hem sonuçlarıdır.

Bu yüzden İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nin yürüttüğü çalışma, bir proje olmanın ötesine geçiyor. Sadece toplumu değil bir meslek refleksini, bir anlatma biçimini de sorgulatıyor.

Üyesi olmaktan da gurur duyduğum İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nin çok kıymetli Başkanı Dilek Gappi’nin de dikkat çektiği gibi şiddetle mücadele herkesin meselesidir.

Kimse kendini şiddet sarmalının dışında konumlandırmamalı. Bana bir şey olmaz dememeli.

Tam da bu yüzden bir muhtarın, bir esnafın, bir yerel yöneticinin ya da bir gazetecinin şiddete karşı ortak duruş sergileme kararlılığı yaşamsal değerde.

Nar taneleri gibi birbirine temas ederek hayata tutunan, çoğalan ve yan yana gelen biz kadınlar çok iyi biliyoruz ki; mücadelenin alanı da etkisi de daha çok genişliyor.

Nar gibi birbirine yaslanarak güçlenecek kadınlar...

Bir çatlağın içinden kendi yolunu bulan bir papatya gibi dirençli olacak.

Ve elbette kendi hikayesinin kahramanı olmaya devam edecek.