Diasporanın doğuşu: Yahudi tarihinde sürgün çağları

Bu bölümde, Yahudi tarihindeki sürgünlerin yalnızca askerî yenilgiler değil; aynı zamanda kolektif hafızayı, dini düşünceyi ve diaspora kimliğini şekillendiren büyük kırılma çağları olduğunu göstermeye çalışacağım. Babil’den Roma’ya uzanan bu tarihsel travmalar, Yahudilerin kutsal toprak, sürgün, dönüş ve güvenlik düşüncesini yüzyıllar boyunca canlı tutmuş; modern dönemde ise Siyonizm’in ortaya çıkacağı tarihsel ve psikolojik zeminin oluşmasına katkı sağlamıştır.

Yahudi tarihinde “sürgün” meselesi yalnızca bir halkın yer değiştirmesi değildir; aynı zamanda Yahudi kimliğinin, dinî düşüncesinin, cemaat örgütlenmesinin ve diaspora bilincinin oluştuğu büyük tarihsel kırılmalardan biridir. Babil Sürgünü de Roma dönemindeki büyük yıkımlar da Yahudiliği yalnızca politik olarak değil, teolojik ve toplumsal olarak da derinden değiştirmiştir.

Yahudi tarihindeki en büyük kırılmalardan biri, MS 132-135 yılları arasında Roma İmparatorluğu’na karşı gerçekleşen Bar Kohbaİsyanı’dır. Bu isyanın lideri Şimon Bar Kohba’dır. Asıl adının Şimon ben Kosiba olduğu düşünülür. “Bar Kohba” ise Aramice “Yıldızın Oğlu” anlamına gelir. Bu ad, ona yalnızca askerî bir lider olduğu için değil, bazı Yahudi çevrelerinde Mesihi bir umut taşıdığı düşünüldüğü için verilmiştir. Tevrat’taki “Yakup’tan bir yıldız doğacak” anlamındaki ifade, bazı dinî önderler tarafından Bar Kohba için yorumlanmış, böylece o, Roma boyunduruğunu kıracak ve İsrail’i yeniden özgürleştirecek bir figür gibi görülmüştür.

Bar Kohbaİsyanı’nın arkasında uzun yıllara yayılan Roma-Yahudi gerilimi vardı. Yahudiler, kendi kutsal topraklarında Roma valilerinin, askerlerinin ve ağır vergi düzeninin yönetimi altında yaşıyorlardı. Roma İmparatorluğu açısından Yahudiye küçük bir eyalet olsa da Yahudiler açısından burası yalnızca bir toprak parçası değil, Tanrı’yla yapılan ahdin, Kudüs’ün ve kutsal belleğin merkeziydi. Bu yüzden Roma egemenliği, sıradan bir siyasal yönetim değil, aynı zamanda dinî ve kimliksel bir baskı olarak algılanıyordu.

İsyanı hazırlayan en önemli gelişmelerden biri, Roma İmparatoru Hadrianus’un Kudüs’ü Roma tarzı pagan bir şehir olarak yeniden kurmak istemesiydi. Kudüs’e AeliaCapitolina adı verilmek istendi. Bu ad, Roma’nın baş tanrılarından Jüpiter Capitolinus’a gönderme yapıyordu. Yahudiler için bu yalnızca bir şehir planlaması meselesi değildi; kutsal şehrin paganlaştırılması ve Yahudi tarihsel hafızasının Roma sembolleriyle örtülmesi anlamına geliyordu. Ayrıca Tapınak Tepesi çevresinde Roma tanrılarına adanmış yapılar kurulacağı düşüncesi, Yahudi toplumu içinde büyük tepki yarattı.

Bazı kaynaklara göre, Hadrianus döneminde sünnetin yasaklanması ya da sınırlandırılması da isyanın nedenlerinden biri olarak görülür. Bu konu tarihçiler arasında tartışmalıdır; ancak Yahudi belleğinde Roma baskısının en sembolik unsurlarından biri olarak kalmıştır. Çünkü sünnet, Yahudi kimliğinin en temel işaretlerinden biridir. Dolayısıyla Roma’nın bu alana müdahalesi, Yahudiler açısından doğrudan kimliğe ve inanca müdahale anlamına geliyordu.

İsyanın ilk dönemlerinde Yahudiler önemli başarılar kazandı. Bar Kohba’nın öncülüğündeki güçler, Roma’ya karşı dağlık bölgelerde, mağaralarda ve yeraltı geçitlerinde etkili bir direniş örgütledi. Kısa süreliğine bağımsız bir Yahudi yönetimi kurulmuş gibi görünmektedir. Hatta Bar Kohba döneminde para basılmıştır. Bu paralar üzerinde “İsrail’in özgürlüğü” gibi ifadeler yer alır. Antik dünyada para basmak, yalnızca ekonomik bir işlem değil, siyasal egemenlik ilanıdır. Yani bu hareket, “biz artık Roma’ya bağlı değiliz” anlamına gelen açık bir bağımsızlık iddiası taşımaktaydı.

Fakat Roma İmparatorluğu böyle bir isyanı kabul edemezdi. Çünkü Roma açısından mesele yalnızca Yahudiye’nin kontrolü değildi. Eğer küçük bir eyalet başarılı biçimde bağımsızlık kazanırsa, bu başka eyaletlere de örnek olabilirdi. Bu nedenle Roma, isyanı bastırmak için olağanüstü sert bir askerî politika izledi. Ünlü komutan Julius Severus bölgeye gönderildi. Roma ordusu, büyük meydan savaşlarından çok, Yahudi direniş merkezlerini tek tek kuşatma, izole etme ve yok etme taktiği uyguladı.

Son büyük direniş merkezlerinden biri Betar Kalesi idi. MS 135’te Betar düştü ve Bar Kohba da muhtemelen burada öldürüldü. İsyanın bastırılması Yahudi tarihi açısından büyük bir felaket oldu. Çok sayıda Yahudi öldürüldü, birçok kişi esir alındı, köleleştirildi veya başka bölgelere dağıldı. Kudüs’e Yahudilerin girmesi büyük ölçüde yasaklandı. Yahudiye eyaletinin adı Roma tarafından SyriaPalaestina (Suriye Filistini) olarak değiştirildi. Bu isim değişikliği yalnızca idari değil, aynı zamanda sembolikti; Roma, Yahudilerin toprakla tarihsel bağını zayıflatmak ve bölgenin Yahudi karakterini silmek istiyordu.

Bar Kohbaİsyanı’ndan sonra Yahudilerin antik çağdaki bağımsız devlet kurma ümidi uzun yüzyıllar boyunca sona erdi. Yahudilik, siyasal merkezini büyük ölçüde kaybetti; fakat yok olmadı. Tam tersine, sinagog, hahamlık, kutsal metin, yorum geleneği ve diaspora cemaatleri üzerinden yaşamaya devam etti. Bu nedenle Bar Kohba İsyanı, Yahudi siyasal bağımsızlığının antik çağdaki son büyük hamlesi olarak görülebilir.

Yahudi tarihindeki bir diğer büyük kırılma ise Babil Sürgünü’dür. Babil Sürgünü, MÖ 6. yüzyılda Yahuda Krallığı’nın Babil İmparatorluğu tarafından yenilgiye uğratılması, Kudüs’ün yıkılması ve Yahudi seçkinlerinin Babil’e sürülmesi olayıdır. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Yahudi tarihinde daha önce Asur sürgünü de vardır. MÖ 722’de kuzeydeki İsrail Krallığı Asurlular tarafından yıkılmış ve halkın önemli bir bölümü dağıtılmıştır. Ancak Yahudi belleğinde en merkezi sürgün, MÖ 586’da yaşanan Babil Sürgünü’dür. Çünkü bu olayda Kudüs ve Birinci Tapınak, yani Süleyman Tapınağı yıkılmıştır.

Babil Sürgünü’nün temel nedeni, Yahuda Krallığı’nın dönemin büyük imparatorlukları arasında sıkışmış olmasıydı. Yahuda, Mısır ile Mezopotamya arasında stratejik bir geçiş bölgesinde yer alıyordu. Bu coğrafya küçük krallıklar için tehlikeli, büyük imparatorluklar için ise vazgeçilmezdi. Babil Kralı II. Nebukadnezar, bölgeyi kontrol etmek istiyordu. Yahuda kralları ise zaman zaman Babil’e bağlı kalıyor, zaman zaman Mısır’dan destek alarak Babil’e başkaldırmaya çalışıyordu. Bu siyasal manevralar, Babil’in sert müdahalesine yol açtı.

MÖ 597’de Babil ilk kez Kudüs’e girdi ve Yahudi seçkinlerinden bir kısmını Babil’e sürdü. Ancak Yahuda Krallığı tamamen ortadan kaldırılmadı. Daha sonra Yahuda yeniden isyan etti. Bunun üzerine Nebukadnezar daha sert davrandı. MÖ 586’da Kudüs kuşatıldı, şehir yıkıldı, Süleyman Tapınağı tahrip edildi ve Yahudi elitleri Babil’e sürüldü. Bu sürgün, toplumun tamamını değil, özellikle yönetici sınıfı, din adamlarını, askerî elitleri, zanaatkârları ve eğitimli kesimleri hedef aldı. Çünkü antik imparatorluklar, isyan potansiyelini kırmak için toplumun önder kadrolarını yerinden ederdi.

Babil Sürgünü Yahudiliği derinden dönüştürdü. Çünkü Tapınak yıkılmıştı. Tapınak yoksa kurban ibadeti yapılamazdı. Kurban ibadeti yapılamazsa Yahudilik nasıl yaşayacaktı? İşte bu soru, Yahudi dinî düşüncesinin en büyük dönüm noktalarından biridir. Yahudilik bu süreçte tapınak merkezli bir ibadet düzeninden metin, dua, yasa, yorum ve cemaat merkezli bir yapıya doğru dönüşmeye başladı. Tevrat’ın derlenmesi, kutsal metinlerin yorumlanması, sinagog benzeri ibadet ve eğitim merkezlerinin önem kazanması bu dönemde hız kazandı.

Babil Sürgünü aynı zamanda Yahudi teolojisinin temel sorularından birini doğurdu: Tanrı yalnızca Kudüs Tapınağı’nda mı bulunur, yoksa sürgünde de halkıyla birlikte midir? Bu soru, Yahudi inancını coğrafi merkezden tamamen koparmadı; ama onu coğrafya dışında da yaşayabilecek bir kimliğe dönüştürdü. Yahudi halkı toprağını, kralını ve tapınağını kaybetmişti; fakat Tanrı’yla yaptığı ahdi, yasasını ve belleğini koruduğu sürece varlığını sürdürebilirdi.

MÖ 539’da Pers Kralı II. Kiros Babil’i fethetti. II. Kiros, Babil’in sürgün politikasından farklı olarak bazı halkların kendi topraklarına dönmesine ve tapınaklarını yeniden kurmasına izin verdi. Yahudilerin bir kısmı Kudüs’e döndü ve daha sonra İkinci Tapınak inşa edildi. Fakat herkes dönmedi. Babil’de kalan çok sayıda Yahudi oldu. Böylece Babil, Yahudi diasporasının en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Bu yüzden Babil Sürgünü sona ermiş olsa da diaspora sona ermedi.

Roma dönemindeki sürgün ise tek bir günde gerçekleşmiş basit bir olay değildir. Aslında Roma Sürgünü denilen süreç, iki büyük tarihsel darbenin birleşiminden oluşur. Birincisi MS 70’te Kudüs’ün ve İkinci Tapınak’ın yıkılmasıdır. İkincisi ise MS 135’te Bar Kohbaİsyanı’nın bastırılmasıdır. Bu iki olay birlikte, Yahudilerin antik çağdaki ikinci büyük tarihsel dağılmasını yaratmıştır.

Roma döneminde Yahudilerin isyan etmesinin arkasında hem siyasal hem de dinî nedenler vardı. Roma, Yahudiye’yi askerî güç, vergi düzeni ve valiler aracılığıyla yönetiyordu. Ancak Yahudiler, diğer birçok halktan farklı olarak tek tanrılı, yasa merkezli ve kutsal toprak bilinci güçlü bir toplumdu. Roma İmparatorluğu ise yalnızca askerî bir yapı değil, aynı zamanda imparator kültü ve pagan dinî sembollerle kendisini ayakta tutan bir düzendi. Yahudilerin Roma tanrılarına ve imparator kültüne katılmak istememesi, Roma açısından uyumsuzluk; Yahudiler açısından ise iman ve kimlik meselesiydi.

MS 66’da Yahudiler Roma’ya karşı büyük bir isyan başlattılar. Bu isyan Birinci Yahudi-Roma Savaşı olarak bilinir. Roma ordusu önce Vespasianus, ardından oğlu Titus komutasında isyanı bastırdı. MS 70 yılında Kudüs düştü ve İkinci Tapınak yakılıp yıkıldı. Bu olay Yahudi tarihi açısından Babil Sürgünü kadar büyük bir travmaydı. Çünkü bir kez daha Tapınak kaybedilmişti; fakat bu kez İkinci Tapınak bir daha yapılmadı.

İkinci Tapınak’ın yıkılması Yahudiliğin merkezini tamamen değiştirdi. Artık kurban ibadeti yapılamıyordu. Yahudilik, hahamların yorumuna, Tevrat çalışmasına, sinagoga, duaya ve gündelik yaşamı düzenleyen dinî kurallara dayalı bir yapıya dönüştü. Bu süreç Rabbanî Yahudiliğin yükselişini hazırladı. Başka bir ifadeyle, Yahudilik siyasal ve tapınak merkezli bir yapıdan, metin ve cemaat merkezli bir varoluş biçimine geçti.

MS 70’ten sonra Yahudiler bölgede tamamen ortadan kalkmadı. Kudüs ve çevresinde hâlâ Yahudi varlığı devam ediyordu. Ancak MS 132-135 yılları arasındaki Bar Kohbaİsyanı’ndan sonra Roma çok daha sert bir politika izledi. Kudüs’ün Yahudi karakteri silinmeye çalışıldı, Yahudilerin şehre girişi sınırlandırıldı, Yahudiye adı değiştirildi ve çok sayıda Yahudi başka bölgelere dağıldı. Bu nedenle Roma Sürgünü, MS 70 ve MS 135’in birleşik sonucu olarak anlaşılmalıdır.

Peki Yahudiler neden bu sürgünleri yaşadı? Bu sorunun cevabı yalnızca dinî ayrımcılıkla açıklanamaz. Daha geniş tarihsel tabloya bakmak gerekir. Bir neden, Yahudi krallıklarının büyük güçler arasında siyasal manevra yapmaya çalışmasıydı. Babil Sürgünü’nde Yahuda Krallığı Babil’e karşı Mısır’la ittifak aradı. Roma döneminde ise Yahudi toplumunun bazı kesimleri Roma’ya karşı bağımsızlık mücadelesi yürüttü. Bu isyanlar, imparatorlukların ağır askerî tepkisini doğurdu.

Bunun yanında Yahudi monoteizminin siyasal sonuçları da vardı. Yahudiler tek Tanrı’ya bağlılık fikrini yalnızca ibadet alanında değil, toplumsal ve siyasal kimlik alanında da koruyordu. Antik imparatorluklar genellikle dinî esneklik isterdi. Her halk kendi tanrılarına inanabilir, fakat imparatorluk düzenine ve imparatorun otoritesine bağlı kalmalıydı. Yahudiler ise Tanrı’nın yasasını kralın ya da imparatorun yasasından üstün gören güçlü bir gelenek taşıyordu. Bu durum, özellikle Roma gibi imparatorluklarda potansiyel isyan fikrini canlı tutuyordu.

Son olarak, sürgün, antik imparatorluklar için bilinçli bir yönetim tekniğiydi. Asur ve Babil gibi imparatorluklar, isyan eden halkların seçkinlerini yerinden ederek onları zayıflatırdı. Roma da isyan eden bölgeleri cezalandırmak için şehirleri yıkabilir, halkı köleleştirebilir, dağıtabilir veya kutsal merkezleri ortadan kaldırabilirdi. Bu nedenle Yahudiler tesadüfen sürgün edilmedi; sürgün, imparatorlukların isyanı cezalandırma ve kimliği kırma yöntemiydi.

Yahudilerin diaspora boyunca yaşadığı dışlanma, sürgün ve kimlik baskıları yalnızca geçmişin trajedileri olarak kalmadı; aynı zamanda modern Yahudi siyasal bilincinin oluşumunu da etkiledi. Avrupa’daki antisemitizm, gettolaşma ve güvensizlik ortamı, modern dönemde Siyonizm’in “güvenli bir ulusal yurt” düşüncesine yönelmesinde belirleyici tarihsel dinamiklerden biri haline geldi.

…devam edecek

Okuma listesi

  • Paul Johnson — Yahudi Tarihi
  • Hannah Arendt — Totalitarizmin Kaynakları
  • Walter Laqueur — Siyonizm Tarihi
  • Simon Schama — Yahudilerin Tarihi
  • Amos Elon — ThePity of ItAll
  • Karen Armstrong — Kudüs: Bir Şehrin Biyografisi