“Acaba bugün bana, sevdiklerime yahut hiç tanımadığım insanlara kötü bir şey olacak mı?”
Uzun süredir toplumun hafızasına yerleşmiş bir soru kalıbıdır bu. Biriken ve artık taşan sistemsizliğin ortaya çıkardığı bir düzen sorunudur. Korkuyla, baskıyla, şiddetle yönetilen bir ülkenin de anatomisidir aynı zamanda bu soru.
Eğitimciler okulda, sağlık emekçileri hastanede, hukuk insanları adaleti ararken güvende değil.
İşçi yerin kat be kat altında yahut gökdelenin tepesine kurulmuş iskelede elbette güvende değil.
Halk sokaklarda, meydanlarda, trafikte güvende değil.
Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar ne ahırda ne tarlada güvende değil.
Köylü köyünde, şehirli şehrinde güvende değil.
Ormanlar güvende değil. Akar sular ve toprak güvende değil.
Hele hayvanlar, çocuklar ve kadınlar hiçbir yerde güvende değil.
Ülkenin her köşesinde ve toplumun her katmanında aynı tabloyu görmek mümkün. Tüm bunlar elbette ki tesadüf de değil.
Bugün yaşanan şiddet dalgası yalnızca suç oranlarının artmasıyla açıklanamaz. Sosyal medyayla, bağımlılık yaratan şiddet oyunlarıyla, anne babalarla da açıklanamaz. İnsanlar arasındaki bağ zayıfladığında, adalet duygusu sarsıldığında ve hukukun herkese eşit işlemediği algısı yaygınlaştığında üstüne bir de ekonomi çöktüğünde toplumun dokusu çözülmeye başlar.
Baskı, korku ve keyfiyet hissi yalnızca siyaseti değil gündelik hayatın en sıradan anlarını bile zehirler. Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil; sokakta, okulda, hastanede, işte, evde hissedildiğinde anlamlıdır.
Ancak burada durup sadece öfkeyi büyütmek çözüm değil. Çözüm, karanlıktan nasıl çıkılacağını hep birlikte konuşabilmemiz de. Herkesin bireysel dünyasından kafasını dışarı çıkarıp memleket için kaygılanmasında…Sorumlu, sağduyulu yurttaş olma çabasında.
Memleketin nice güzel evladını kaos ortamında göz göre göre gelen ihmallerle ve hukuksuzluk düzeninde kaybettik, kaybediyoruz. Acıdan kavruluyoruz. Hele gidenlerin en yakınlarının içindeki o ateş, bizleri de yakmıyor mu?
Neden diye sormak, sorgulamak bu sebeple hepimizin boynunun borcudur. Çünkü korku sıradanlaşıp şiddet rutine dönüştü. Her yerde çürüme var.
Peki bu çürüme durdurulabilir mi? Benim umudum var ve çözüm, ancak radikal bir zihniyet değişimi ile mümkün.
Öncelikle hukukun üstünlüğü tartışmasız bir biçimde yeniden tesis edilmelidir. Gücü elinde bulunduranın değil haklının ve mağdurun yanında bir hukuk düzeni var olmak zorunda. Bağımsız yargı, tarafsız soruşturmalar ve şeffaf süreçler olmadan güven duygusu geri gelmez. Hiçbir reform istenilen demokrasiyi memlekete getirmez.
Sonrasında cezasızlık kültürüne karşı caydırıcı yasalar kadar bu yasaların uygulandığını görmeliyiz. Suçun ve suçlunun yeterli cezayı almadığı bir iklimde yeni suçlar ve kayıplar kaçınılmaz. Bu da bizi en başta sorduğum soruya götürüyor zaten.
Ayrıca şiddeti doğuran sosyal zeminle yüzleşmek şart. İktidara yakın olanların devletin tüm imkanlarını fütursuzca kullanıyor olmasına karşın halkın yoksulluk, umutsuzluk, çaresizlik, liyakatsizlik içinde olması aradaki gerilim sürekli yüksek tutar ve insanlar doğal olarak sertleştirir.
Tarihten biliyoruz ki baskı dönemlerinde sorunlar çözülmez, sorun yokmuş gibi davranılır. Sistemsizliğin şaşmaz sonucudur bu.
Toplumdaki dil de değişmeli. Sürekli kutuplaştıran, insanları düşmanlaştıran, birbirine karşı konumlandıran bir yönetim dili şiddetin en güçlü yakıtıdır. En üstten başlayarak katman katman aşağıya doğru sirayet eder.
İfade ve basın özgürlüğü, toplumsal diyalog güçlendirilmelidir. İnsanlar farklı görüşleri konuşabilmelidir. Şiddeti yok etmenin yolu karşılıklı diyalog kurabilme, konuşabilme kültürüdür.
Ve hepimiz iyi biliyoruz ki, korku üzerine kurulu hiçbir düzen kalıcı değildir. Sadece hayatta kalmaya programlı bir toplumda gün gelir o korku duvarı mutlaka aşılır.
Çünkü bir ülkede en sıradan insanlar olarak kendimizi her konuda güvende hissetmiyorsa problem göründüğünden çok daha büyüktür.
Ve son söz olarak da şunu eklemek istiyorum: Tüm sorumluluk sadece yönetenlerde de değildir. Bu ülke bizim. Nasıl bir yaşamı hak ettiğimizi en iyi kendimiz biliriz. Her yurttaşın önce dönüp kendi özeleştirisini yapması şart. Sürekli, konfor alanımızda kalarak şikayet mi ediyoruz yoksa az önce yazdığım onca hukuksuz uygulama karşısında bir tavır mı geliştiriyoruz? Herkesin vicdanı kendi aynasıdır.
Kullandığımız dil, olaylar karşısında takındığımız tavır, hayatın getirdiklerini karşıladığımız bakış açısı, durduğumuz yer ve seçtiğimiz üslup…Hepsi sürecin bir parçasıdır.
Korku ve karanlık hiçbir zaman aydınlığı tam olarak esir almadı, alamaz. Yeter ki ülkede olup biteni vicdanla, akılla, sağduyuyla sorgulayalım. Yurttaş olarak en temel görevimiz budur. Hep dediğim gibi karanlıktan çıkma umudunu en çok çocuklar için korumak zorundayız.