Time Out Dergisi’nin 150’den fazla şehirde yaşayan 24 bin kişiyle yaptığı dev anketin sonuçları, Avrupa’nın kültürel koordinatlarını bir kez daha belirledi. Londra’nın zirveye oturduğu, Paris, Berlin, Madrid ve Floransa gibi klasik devlerin yanı sıra Krakow ve Kopenhag gibi yükselen değerlerin de yer aldığı bu liste, kültür-sanatın sadece bir “vitrin” değil, bir yaşam kalitesi standardı olduğunu tescilledi. Ancak bu parıltılı tabloda gözler Türkiye’nin metropollerini aradı ve ne yazık ki bulamadı.

Dünyanın en ilham verici şehirlerinden biri kabul edilen İstanbul’un veya son yıllarda kültürel bir atılım içinde olan İzmir’in bu listede neden yer almadığını, araştırmanın odak noktaları olan kalite ve erişilebilirlik kriterleri üzerinden analiz etmek gerekiyor.

Şu tatil gününde biz de bunu yapalım.

Kültür bir lüks mü, hak mı?

Araştırmanın en kritik parametrelerinden biri “erişilebilirlik”ti. Avrupa şehirlerinde kültür-sanat, toplumun her kesimine hitap eden kamusal bir hak olarak kurgulanırken; Türkiye’de bu alan giderek bir “seçkinler faaliyeti” haline dönüşüyor.

Artan bilet fiyatları, özel müzelerin giriş ücretleri ve ulaşım maliyetleri, özellikle gençlerin ve orta gelir grubunun sanatsal üretimle bağını koparıyor. Londra’da pek çok devlet müzesinin ücretsiz olması veya Berlin’de geniş kapsamlı öğrenci indirimleri, bu şehirleri listenin başına taşıyan temel unsurlar. Bizde de devlet müzeleri gayet iyi ama ne yazık ki meraklı kitleleri çeken özel müzeler çok pahalı!

Kültür merkezlerinin şehrin çeperlerine yayılmak yerine sadece belirli merkezlerde toplanması, “erişilebilirlik” puanımızı düşüren bir diğer etken.

Sürdürülebilirlik ve kurumsallaşma eksikliği de önemli bir neden elbette. Listede yer alan Krakow veya Lizbon gibi şehirlerin başarısı, sadece büyük ve gösterişli festivallere dayanmıyor. Bu şehirlerde kültür, yılın 365 gününe yayılan istikrarlı bir takvime sahip.

Türkiye’de ise kültür-sanat faaliyetleri genellikle dönemsel festivallere veya sponsorların insiyatifindeki kısa süreli projelere sıkışmış durumda.

Bağımsız tiyatroların, küçük sanat galerilerinin ve yerel atölyelerin hayatta kalma mücadelesi verdiği bir iklimde, Avrupa’nın en iyi kültür şehirleriyle rekabet etmek oldukça güçleşiyor.

Çeşitlilik ve küresel yaratıcı sınıfın tercihleri ciddi bir geride kalma nedeni olabilir. Bir şehrin kültür-sanat şehri seçilmesi, sadece yerel halkın değil, o şehirde yaşayan yabancıların ve sanatçıların da memnuniyetine bağlıdır.Londra ve Berlin, dünyanın her yerinden sanatçıları kendine çeken birer “vaha” niteliğinde. Bu şehirler; farklı seslerin, dillerin ve aykırı sanat formlarının kendini ifade edebildiği bir özgürlük alanı sunuyor.

Türkiye’deki şehirlerin, küresel yaratıcı sınıfı (creativeclass) cezbedecek sosyal ve hukuki güvenceyi, ifade özgürlüğünü ve çok kültürlü atmosferi güçlendirmesi gerekiyor.

İzmir için önemli bir notta sıra… Atina ve Floransa örneğinde gördüğümüz gibi, bu şehirler antik miraslarını modern sanatla harmanlamayı başardılar. İzmir de bunu yapabilirdi ama tren çoktan kaçmış gibi görünüyor.

Ayrıca Türkiye, kültürel mirasını genellikle sadece “geçmişin korunması” veya “turistik bir meta” olarak görüyor. Ancak modern bir kültür şehri olmak; o mirası bugünün yaşayansanatıyla, dijital dönüşümle ve çağdaş performanslarla birleştirmeyi gerektirir.

Şunu da öğrenmeli herkes… Gastronomi veya doğal güzellikler üzerinden yapılan tanıtımlar, “kültür-sanat şehri” markasını tek başına inşa etmeye yetmiyor.

Time Out anketi, doğrudan şehir sakinlerine sorulan bir araştırma. Bu da demek oluyor ki, şehirde yaşayanlar kendi hayatlarından ne kadar memnunsa, şehir o kadar üst sıralara çıkıyor. Sizce İzmirlilerin ne kadarı, İstanbulluların ne kadarı yaşadıkları şehirden memnun? Türkiye’nin büyük şehirlerinde yaşayanların günlük hayattaki stres seviyesi, trafik sorunu ve kamusal alanların daralması, kültürel etkinliklere ayrılan zamanı ve alınan keyfi gölgeliyor.

Bizim yerel yöneticilerin anlayamadığı şey şu: Kültür, ancak nefes alabilen, sakinlerine huzur veren ve sosyalleşme imkânı tanıyan kentlerde gerçek anlamda yeşerebilir.

Bence Türkiye’nin listede yer almaması bir “potansiyel eksikliği” değil, bir strateji ve yönetim eksikliğidir. 2026 yılındaki bu tabloyu değiştirmek için; kültür-sanatın ekonomik olarak ulaşılabilir kılındığı, sansürden uzak bir üretim alanının desteklendiği ve kültürel faaliyetlerin mahallelere kadar yayıldığı bir vizyon şarttır.

Eğer bir gün İstanbul veya İzmir bu listede Londra ile yarışacaksa, bu sadece tarihi binalarımız sayesinde değil; o binaların içinde üretilen özgür sanatın, her gencin cebine uygun bilete erişebilmesinin ve şehrin her sokağında hissedilen o entelektüel canlılığın eseri olacaktır.