“Aynı ana babadan dünyaya gelmiş gibiydik…
Ege’nin güneşini örterdik üstümüze…
Dalgalar selam getirir, selam götürürdü birbirimize…”
***

Coğrafya bazen sadece dağlardan ve denizlerden ibaret değildir; bazı şehirlerin ruhlarını da birbirine mühürler. İzmir ve Selanik, işte bu mühürle birbirine bağlı, tarih boyunca “ikiz kız kardeşler” olarak anılmış iki liman kenti. Her ikisi de çok kültürlü bir geçmişin mirasçısı, her ikisi de imparatorlukların dışarıya açılan en aydınlık pencereleriydi. Benzer mimari dokuları, körfeze açılan kordonları, neşeli insanları ve sokağa taşan yaşam kültürleriyle bu iki şehir, uzun süre aynı ritimle çarptı.

Ancak son yirmi yıla baktığımızda, bu iki kız kardeşin hikayesi keskin bir yol ayrımına girmiş durumda… Selanik, küresel dünyanın tüm tek tipleştirme baskısına rağmen kendi kimliğini, tarihi dokusunu ve kentsel hafızasını korumayı başarırken; İzmir, ne yazık ki kendine has özelliklerini, ruhunu ve özgün karakterini kaybediyor.

Peki, ne oldu da bu iki kardeşten biri köklerine sıkı sıkıya tutunabilirken, diğeri hafızasını yitiren bir kente dönüştü?

Selanik de modern dünyadan ve ekonomik krizlerden payını aldı kuşkusuz. Ancak Yunanistan’ın bu ikinci büyük kenti, kentsel dönüşümü ve modernleşmeyi bir “yıkım” olarak algılamadı. Son yirmi yılda Selanik’e gidenler, şehrin Bizans, Osmanlı ve Yahudi mirasından kalan izlerin nasıl titizlikle yaşatıldığına şahit olur.

Eski şehir bölgesi (Ano Poli) ahşap evleri ve dar sokaklarıyla aynen korunurken, Ladadika gibi eski ticaret merkezleri çöküntü alanı olmaktan çıkarılıp kentin en canlı gastronomi ve kültür merkezlerine dönüştürüldü.

Selanik, yüksek gökdelenlerin siluetini bozmasına izin vermedi. Kordonu (Nikis Caddesi), sadece yürüyen, bisiklete binen ve denizle bağını koparmayan insanlara ait bir kamusal alan olarak kaldı… Kent, küresel zincirlerin istilasına karşı yerel tavernalarını, fırınlarını, kahvehanelerini korudu. Kapani ve Modiano pazarları, yüz yıl önce olduğu gibi bugün de kentin kalbi olarak tıkır tıkır işliyor. Selanik, kimliğini satmadan modernize olmayı başardı.

İzmir cephesinde ise son yirmi yıl, ne yazık ki kentsel hafızanın ve özgün yaşam kültürünün parça parça eksildiği bir dönem oldu. İzmir’i “İzmir” yapan değerler, kontrolsüz bir büyümenin, ranta dayalı dönüşümün ve estetik kaygılardan uzak yerel politikaların kurbanı haline geldi.

İzmir’in en büyük lüksü, hayatın aceleye getirilmeden, sindirilerek yaşanmasıydı. Körfezin kıyısında, iskelelerin gölgesinde alınan o derin nefes, yerini gürültüye, kirliliğe ve yoğun bir trafik kaosuna bıraktı. Kemeraltı gibi dünyanın en eski ve en büyük açık hava çarşılarından biri, hak ettiği restorasyon ve vizyoner koruma hamlelerine bir türlü kavuşamadı; aksine tek tipleşen, ucuzlayan bir ticaret sarmalına girdi.

Kentin köklü gastronomi mirası, sokak lezzetleri ve küçük üreticiyle kurduğu bağ dahi bu vahşi büyüme karşısında direnmekte zorlanıyor.

Bu girişi yapmamın nedeni değerli arkadaşım Semra Yeşil’in “Ege'nin İkizleri- Selanik İzmir” adlı kitabı. Semra dostumuz şöyle girmiş kitabına: Adım İzmir, İkiz Kardeşim Selanik

Aynı ana babadan dünyaya gelmiş gibiydik…

Ege’nin güneşini örterdik üstümüze…

Dalgalar selam getirir, selam götürürdü birbirimize…

Bu nedenle onu sizlere başka bir sıfatla tanıştırmak gelmedi içimden…

Öyle çok benziyorduk ki bazen bizi birbirimizden ayırt etmekte güçlük çekerlerdi.

O, Makedonya Kralı Cassander tarafından kurulmuştu. Cassander, Kral 2. Philip’in kızı Büyük İskender’in kız kardeşi Thessaloniki ile evliydi. Milâttan önce 316 yılında bugünkü Yunanistan’ın orta Makedonya Bölgesi’nde kurduğu şehre güzeller güzeli karısının adını verdi. Thessaloniki…

Şehir bu ismi hak etmişti. Zira, o da Thessaloniki kadar güzeldi…

O zamanlar bana da Smyrna derlerdi…

Varlığıma vesile olan bir Amazon Kraliçesi’nin adıymış. Söylemeye çekiniyorum ama benden söz ederlerken “O bir prensestir,” derler hep. Bunu duyduğumda utanmış gibi görünsem de aslında içimden pek sevinirim…

Her ne kadar varlığım çok daha eski zamanlara dayansa da Büyük İskender tarafından ikinci kez milâttan önce 334 yılında, ilkinden farklı bir bölgede yeniden kuruldum.

Yani her ikimizin kuruluş hikâyesinde de Büyük İskender ve Makedon Krallarının adı geçiyor. Bana kalırsa, bu bir tesadüf değil…

Kız kardeşim Selanik, Thermaikos Körfezi kıyısında, Hortiatis Dağı’nın koruması altındaki derin bir körfezin kıyısında kurulmuştur. Vardar Ovası ile komşudur…

Bense Smyrna Körfezi’nin kıyısında, Pagos Dağı’nın korumasındayım ve Meles Ovası ile komşuyum.

Buraya kadar sözünü ettiklerim bile ne kadar benzediğimizin kanıtı olmakla birlikte kardeşim ve kendime ait anlatacağım daha o kadar çok şey var ki sizler de okuduğunuzda bizi neden birbirimize bu kadar benzettiklerini anlayacaksınız…

Her şeyden önce her ikimiz de yüzümüzü Akdeniz’e çevirmişiz. Aynı Büyük İskender ve Mustafa Kemal Atatürk gibi…

Aslında biz hiç görüşmedik. İkimizi de görenler ne kadar çok benzediğimizi anlatıp durdular. Zaman zaman birbirimizi ziyaret etmek istesek de elbette yerimizden ayrılmamız imkânsızdı. Bu sebeple yazışarak kendimizi daha iyi tanımaya çalışıyoruz.

Her defasında, “Bakalım bu defa hangi özelliğinden söz edecek?” diye heyecanlanıyorum. Tahmin ediyorum; o da benimkileri merakla bekliyor. Çok benzememize rağmen farklı yanlarımız da az değil. Hatta size bir sır vereyim mi? Ben onun benden farklı olan yönlerini daha da çok seviyorum. Dahası kendimi ona benzetmeye bile çalışıyorum ama bu aramızda kalsın lütfen…

***

Tebrikler Semra Yeşil’e…