Goodbye Julia’nın en dikkat çekici yanı, hikâyesini büyük çatışmalar üzerine kurmamasıdır. Film boyunca izlediğimiz olayların çoğu gündelik hayatın sıradan parçalarıdır. Ancak bu sıradanlığın içinde, Sudan toplumunu biçimlendiren tarihsel, etnik ve sınıfsal ayrımlar sürekli kendini hissettirir. Film, karakterlerin davranışları ve ilişkileri üzerinden görünür kılar.

Sudan, Afrika’nın en karmaşık kültürel coğrafyalarından biridir. Çünkü bu ülke yalnızca farklı etnik toplulukların yaşadığı bir yer değildir; aynı zamanda iki büyük uygarlık havzasının buluştuğu sınır bölgesidir. Bir yanda Arap dünyasının dili, dini ve kültürel etkisi; diğer yanda Sahra Altı Afrika’nın çok katmanlı gelenekleri… Bu nedenle Sudanlı kimliği, tek bir kökten değil, yüzyıllar boyunca birbirine karışan farklı tarihsel katmanlardan oluşmuştur.

Kuzey Sudan’da Arapça gündelik hayatın ortak dili hâline gelmiştir. Ancak bu durum, ülkedeki kültürel çeşitliliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Yerel diller, sözlü anlatılar, atasözleri ve geleneksel müzikler yaşamaya devam eder. Güney Sudan’da ise Dinka, Nuer, Şilluk ve daha birçok halk kendi dilini ve kültürel mirasını korumuştur. Filmde zaman zaman hissedilen iletişim güçlüğü yalnızca iki karakter arasındaki kişisel mesafe değildir; aynı zamanda yüzyıllar boyunca birbirine yeterince kulak vermemiş iki kültürel dünyanın iletişim sorunudur.

Sudan toplumunda aile, bireyin kimliğini belirleyen en temel kurumdur. Ancak burada aile yalnızca anne, baba ve çocuklardan oluşan dar bir yapı değildir. Büyükanneler, amcalar, halalar, kuzenler ve komşular gündelik hayatın doğal parçalarıdır. Bir çocuğun büyümesi yalnızca ebeveynlerinin sorumluluğu olarak görülmez; geniş aile ve mahalle de bu sürecin görünmez ortaklarıdır. Bu nedenle bir kişinin yaşadığı acı çoğu zaman yalnızca bireysel bir mesele olarak kalmaz; bütün aileyi ve hatta yakın çevreyi etkileyen ortak bir deneyime dönüşür.

Film boyunca evin taşıdığı anlam da buradan kaynaklanır. Ev yalnızca dört duvar değildir. Güvenin, aidiyetin ve toplumsal ilişkilerin kurulduğu merkezdir. Julia’nın eve gelişi, yalnızca yeni bir işe başlaması anlamına gelmez; aynı zamanda iki farklı kültürel dünyanın aynı çatı altında yaşamayı öğrenme çabasıdır. Yönetmen, Sudan’ın siyasal bölünmesini anlatırken aslında tek bir evin içinde birlikte yaşamanın ne kadar zor ama aynı zamanda ne kadar mümkün olabileceğini sorgular.

Sudan’da din de gündelik hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Kuzeyde nüfusun büyük çoğunluğu Müslümandır. Güneyde ise Hristiyanlık ile yerel Afrika inançları uzun yıllar boyunca iç içe yaşamıştır. Ancak bu tabloyu yalnızca dinler arasındaki bir ayrım olarak okumak eksik olur. Çünkü Sudan’da din, yalnızca ibadet biçimini değil; gündelik davranışları, aile ilişkilerini, toplumsal dayanışmayı ve ahlaki sorumluluk anlayışını da şekillendirir.

Bununla birlikte Sudan kültürü, dini katı sınırlar içinde yaşamaktan çok, onu yerel geleneklerle birlikte yorumlayan bir karakter taşır. Tıpkı Batı Afrika’nın birçok ülkesinde olduğu gibi burada da eski Afrika kültürlerinin izleri tamamen kaybolmamıştır. Atalara duyulan saygı, topluluk bilinci, sözlü kültürün güçlü varlığı ve yaşlılara gösterilen özel hürmet, İslam’ın ya da Hristiyanlığın yanında varlığını sürdüren daha eski kültürel katmanların izlerini taşır. Bir toplumun kimliği de zaten çoğu zaman tek bir inançtan değil, birbirinin üzerine eklenmiş tarihsel katmanlardan oluşur.

Goodbye Julia’nın en dikkat çekici yönlerinden biri, bu kültürel farklılıkları sloganlarla anlatmamasıdır. Yönetmen, seyirciye kimsenin haklı ya da haksız olduğunu söylemez. Bunun yerine, önyargının gündelik hayatta nasıl üretildiğini gösterir. İnsanlar çoğu zaman birbirlerinden, birbirlerini hiç tanımadıkları için uzaklaşırlar. Film boyunca Mona ile Julia’nın ilişkisi geliştikçe, seyirci de iki farklı dünyanın aslında ne kadar benzer acılar taşıdığını fark etmeye başlar.

Kadınların filmde merkezde yer alması da tesadüf değildir. Sudan’ın siyasal tarihi çoğu zaman erkek liderler, askerî darbeler ve savaşlar üzerinden anlatılmıştır. Oysa gündelik hayatın yükünü büyük ölçüde kadınlar taşır. Çocuk büyüten, evi ayakta tutan, aile ilişkilerini sürdüren ve çoğu zaman çatışmaların en ağır sonuçlarını yaşayan yine onlardır. Kordofani’nin iki kadın karakteri merkeze yerleştirmesi, tarihe başka bir pencereden bakma önerisidir.

Filmde suçluluk duygusunun bu kadar güçlü hissedilmesinin nedeni de yalnızca bireysel vicdan değildir. Sudan kültüründe toplumsal ilişkiler, bireyin kendi iç dünyasından çok daha geniş bir anlam taşır. Yapılan bir hata yalnızca iki kişi arasındaki ilişkiyi bozmaz; aileleri, komşuluk bağlarını ve toplumsal dengeyi de etkiler. Bu nedenle affetmek de yalnızca kişisel bir tercih değildir. Aynı zamanda birlikte yaşayabilmenin ön koşullarından biridir. Yönetmenin anlatmak istediği temel meselelerden biri de budur: Aynı ülkeyi paylaşan insanlar, geçmişin yüküyle birlikte yaşamayı öğrenebilir mi?

Sudan müziği de bu kültürel çeşitliliğin en güzel örneklerinden biridir. Arap melodileri ile Afrika ritimleri yüzyıllar boyunca birbirine karışmış; ortaya kendine özgü bir müzik geleneği çıkmıştır. Geleneksel çalgılar, şiir, sözlü anlatılar ve toplu kutlamalar, Sudan toplumunda yalnızca eğlence değil, ortak hafızayı canlı tutan kültürel araçlardır.

Film, Sudan’ı egzotik bir Afrika ülkesi olarak sunmuyor. Yoksulluğu ya da savaşı bir seyirlik malzemeye dönüştürmüyor. Bunun yerine, birbirini anlamakta zorlanan ama aynı hayatın içinde yaşamaya çalışan sıradan insanları gösteriyor. Böylece seyirci, politik çatışmaların en ağır yükünü aslında gündelik hayatın taşıdığını fark ediyor.

Bir sonraki bölümde artık doğrudan filmin içine döneceğim. Goodbye Julia’yı yalnızca Sudan üzerine çekilmiş bir film olarak değil, suçluluk, vicdan, bağışlama ve birlikte yaşama üzerine kurulmuş evrensel bir anlatı olarak okuyacağız. Mona ile Julia’nın ilişkisini, filmin sembollerini, ev metaforunu ve yönetmenin neden büyük siyasal olaylar yerine iki kadının dostluğunu seçtiğini birlikte çözümlemeye çalışacağız.