Venedik Film Festivali gümüş perdeye veda etmiş olsa da festivalin ardında bıraktığı tartışma fırtınası hız kesmeden devam ediyor. Sinemaseverlerin ve eleştirmenlerin odağında yer alan yapımlar arasında, özellikle teknoloji vizyoneri Elon Musk’ın fırtınalı yaşamını ve küresel etkilerini merkezine alan Muskbelgeseli, hem sinematik anlatımı hem de tetiklediği etik tartışmalarla gündemin ilk sırasındaki yerini koruyor.

Önceki gün de yazdığım gibi son 10 gündür dünyada inanılmaz bir yapay zeka tartışması var ve insanlar çok kaygılı. Bu ortamda elbette Musk Belgeseli önem taşıyor.

Belgeseli henüz görme şansım olmadı. Ama başta BBC olmak üzere o kadar çok mecrada kendine yer buldu ki… 3 saat 45 dakikalık “Musk” (artı 10 dakikalık bir ara) 16 Ekim’de sinemalarda gösterime giriyor, ancak zaten ortalığı karıştırmaya başladı.Anladıklarımı özetliyorum şimdi…

Neredeyse dört saat sürüyor Alex Gibney’ninMusk belgeseli. Dört saat boyunca Elon Musk’ın hayatına bakıyoruz; ama doğrusu, yalnızca bir insanın hayatına bakmıyoruz. Güney Afrika’da başlayan bir çocukluk hikâyesinden Silikon Vadisi’nin teknoloji tapınaklarına, Tesla’nın elektrikli otomobillerinden SpaceX’in roketlerine, trilyon dolarlık servetten dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcı siyasal hareketlere uzanan bu hikâye, aslında içinde yaşadığımız çağın kendisine tutulmuş büyük ve biraz da ürkütücü bir ayna gibi duruyor.

Belgesel, teknoloji devini güç düşkünü, megaloman ve tanrı kompleksine sahip bir dolandırıcı olarak resmediyor. Musk, film yapımcısını kendisine karşı "ölüm listesi" hazırlamakla suçluyor.

Çünkü Elon Musk artık yalnızca bir iş insanı değildir. O, teknoloji çağının kendisine biçtiği yeni insan tipinin en görünür temsilcilerinden biridir. Milyarlarca dolarlık serveti, uzaya gönderdiği roketleri, elektrikli otomobilleri, yapay zekâ yatırımları, sosyal medya üzerindeki etkisi ve siyasete doğrudan müdahalesiyle Musk, klasik anlamdaki kapitalist patron figürünün çok ötesine geçmiş durumda. Eskiden büyük şirketlerin sahipleri devletlerin kararlarını etkilerdi; bugün Musk gibi isimler devletlerin yanında, hatta zaman zaman devletlerin üzerinde bir güç alanı kurabileceklerini düşünmeye başladı.

Alex Gibney’nin yaptığı asıl önemli şey de burada ortaya çıkıyor. Çünkü Musk, bir “başarı hikâyesi” anlatmakla yetinmiyor. Dünyanın en zengin insanlarından birinin nasıl ortaya çıktığını, bu servetin ve gücün hangi kişilik özellikleriyle, hangi teknoloji anlayışıyla, hangi siyasi tercihlerle ve hangi toplumsal koşullarla birleştiğini sorguluyor.

Gibney bu konuda sıradan bir belgeselci değil. Taxitothe Dark Side ile 2008 yılında En İyi Belgesel Oscar’ını kazanmış bir yönetmenden söz ediyoruz. Dolayısıyla karşımızda magazinsel bir milyarder biyografisinden çok, güç ile teknoloji arasındaki ilişkinin anatomisini çıkarmaya çalışan bir anlatı var.

Musk’ın belgeseli “dört saat boyunca sıkıcı olma gibi ölümcül bir günah işleyen, hedefi ıskalayan bir karalama filmi” diye nitelemesi de aslında filmin kendisinden daha ilginç bir tartışmayı başlatıyor. Çünkü dünyanın en güçlü insanlarından biri, kendisi hakkında yapılan eleştiriyi neden otomatik olarak “karalama” olarak görüyor? Bir insanın hayatını eleştirel biçimde incelemek ile onu karalamak arasındaki sınır nerede başlıyor?

Musk’ın hayatında olağanüstü bir başarı var, bunu inkâr etmek mümkün değil. Elektrikli otomobil sektörünün dönüşümünde Tesla’nın oynadığı rolü, özel uzay sektörünün gelişiminde SpaceX’in yarattığı değişimi veya teknolojinin geleceğine ilişkin bazı öngörülerinin etkisini küçümsemek, gerçeği eksiltmek olur. Fakat çağımızın en tehlikeli alışkanlıklarından biri, teknolojik başarı ile ahlaki üstünlüğü birbirine karıştırmak haline geldi.

İşte Musk belgeselinin rahatsız edici tarafı biraz da burada yatıyor. Çünkü film bize yalnızca “Musk nasıl milyarder oldu?” sorusunu sordurmuyor; çok daha önemli bir soruyu önümüze bırakıyor: Bir insan ne kadar zenginleşirse, toplum adına ne kadar konuşma hakkı elde eder?

Bu soru bugün Musk üzerinden soruluyor olabilir, fakat mesele Musk’tan çok daha büyük.

Teknoloji şirketlerinin kurucuları artık yalnızca şirket yönetmiyorlar. İnsanların nasıl haber alacağını, hangi bilgiyi göreceğini, hangi otomobili kullanacağını, hangi yapay zekâ sistemleriyle konuşacağını, hatta gelecekte dünyanın enerji ve ulaşım altyapısının nasıl şekilleneceğini belirleyebiliyorlar. Bunun üzerine bir de seçimlere, siyasal hareketlere ve kamuoyunun düşünme biçimine müdahale etmeye başladıklarında, karşımıza klasik kapitalizmden farklı bir iktidar modeli çıkıyor.

Burada Musk’ın aşırı sağ siyasal partilere ve hareketlere verdiği desteğin özellikle önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü teknoloji ile siyaset arasındaki ilişkinin artık yalnızca lobicilikten ibaret olmadığını görüyoruz. Sosyal medya platformlarının sahipleri, algoritmaların nasıl çalışacağını belirleyen insanlar olmaktan çıkıp doğrudan siyasi aktörlere dönüşüyorlar.

Bu noktada Musk yalnızca Musk değildir.Musk, “Teknolojiye sahip olan insan, geleceğe de sahip olabilir mi?” sorusunun cisimleşmiş halidir.

Belgeselin korkutucu olması da biraz bundan kaynaklanıyor. Çünkü karşımızda yalnızca olağanüstü zengin bir adam yok; servetiyle teknolojiyi, teknolojisiyle iletişim araçlarını, iletişim araçlarıyla siyaseti ve siyasetiyle toplumların geleceğini etkileyebilen yeni bir güç biçimi var.

Üstelik bütün bunlar, çağımızın “dahi” romantizmiyle çevreleniyor.Çocukluğundan itibaren olağanüstü olduğu anlatılan, diğerlerinden farklı düşündüğü söylenen, imkânsızı mümkün kıldığı için neredeyse eleştirilemez hale gelen girişimci figürü… Bu figür, kapitalizmin yeni kahramanı olarak önümüze konuluyor. Başarısız olduğunda bile “vizyoner”, saldırgan olduğunda “cesur”, sınırları zorladığında “yenilikçi”, tartışmalı bir siyasi tavır aldığında ise “özgürlükçü” diye tarif edilebiliyor.

Musk belgeselini asıl korkutucu yapan şey, Elon Musk’ın hayatının ne kadar olağanüstü olduğu değil; onun hikâyesinin artık yalnızca bir insanın hikâyesi olmaktan çıkmış olmasıdır.Belki de film, Musk’ı anlatırken aslında bize kendimizi anlatıyor.Çünkü mesele sonunda şu kadar basit ve şu kadar ağır:Teknolojiyi kim yönetiyor, parayı kim yönetiyor ve en önemlisi, geleceği kim yönetiyor?