12 Eylül gecesi bazı LGBTİ+ derneklerinin internet siteleri ve sosyal medya hesapları kapatıldı. Ardından İstanbul, Ankara ve İzmir’de evlere ve dernek binalarına polis girdi; insanları gözaltına aldı. Adalet Bakanı Akın Gürlek operasyonu kamuoyuna duyururken çarpıcı bir isim seçmişti: “Ailem Güvende.”
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıklamasında çocuk istismarı, uyuşturucu, fuhuş ve müstehcenlik gibi son derece ağır suç isnatları sıralanıyordu. Elbette somut delillere dayanan her türlü suç fiilini soruşturmak, çocukları ve insan hayatını korumak yargının asli görevidir. Ancak metin bu adli sınırda durmadı. Ağır suç maddelerinin arasına, neredeyse doğal bir parçasıymış gibi bambaşka bir ifade yerleştirildi: LGBTİ+ derneklerinin görünürlüğünün ve “olağanlaştırılmasının önlenmesi”.
İstismarın, uyuşturucu ticaretinin ya da fuhşun önlenmesinden hukuken ne anlaşılması gerektiği açıktır. Fakat bir insanın, bir kimliğin olağanlaşmasını önlemek ne demektir?
Konu somut bir suç eyleminden çıkıp bir varoluşun toplum tarafından nasıl algılanacağına, kimin kabul göreceğine, kimin görünmez kalacağına doğru genişliyor.
Operasyonun adı da zaten zihinlerde: “Ailem Güvende.”
Oysa Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre yalnızca 2026’nın ilk altı ayında 150 kadın erkekler tarafından öldürüldü; 151 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Türkiye’de kadına yönelik şiddetin önemli bir bölümü evde, aile içinde ya da yakın ilişkilerde yaşanıyor. Üstelik o 12 Eylül sabahı evlerine polis giren, çocuklarının nereye götürüldüğünü anlamaya çalışan anne babalar da birer aile.
Böyle bir tabloda şu soru kendiliğinden ortaya çıkıyor: Ailenin güvenliğinden söz ederken kimi kimden koruyoruz?
Bütün bunların bir 12 Eylül gecesinde yaşanması bir takvim tesadüfü olabilir. Fakat Türkiye’de bazı tarihler tesadüflerin ötesinde bir hafızayı taşır.
Öyle ki kırk altı yıl önce, 12 Eylül 1980 sabahında Türkiye radyolardan okunan askeri bildiriyle uyandı. Parlamento dağıtıldı, partiler kapatıldı.Ardından yüz binlerce insan gözaltına alındı; işkenceler, idamlar, dolup taşan cezaevleri…. Askeri darbenin müdahalesi siyasetle sınırlı kalmadı ve gündelik hayatın nasıl yaşanacağına kadar uzandı.
Eşcinseller ve translar bu baskıyı doğrudan yaşadı. Trans kadınlar sokaklardan toplanıp gözaltına alındı; başka şehirlere gönderilenler oldu. 1981’de eşcinsel ve trans sanatçıların sahneye çıkması yasaklandı; Bülent Ersoy yıllarca sahneden uzak kaldı. Darbe yönetimi insanların ne okuyup ne seyredeceğine karışırken, kimin görünür olacağına, nasıl giyinebileceğine ve kimin makbul sayılacağına da müdahale ediyordu. “Genel ahlak” ile “milli ve manevi değerler” bu müdahalelerin başlıca dayanakları arasındaydı.
Aradan kırk altı yıl geçti. Yine bir 12 Eylül günü aynı toplumsal kesim bu kez “Ailem Güvende” adıyla düzenlenen bir polis operasyonunun hedefinde. Bugünün iktidarı kendisini ailenin, çocukların ve toplumun değerlerinin koruyucusu olarak sunuyor. Korunacak bir “biz” tarif edildiğinde, onu tehdit edenlerin kim olduğu da siyasetin konusu haline geliyor. Bu kez tehdit olarak LGBTİ+ bireyler gösteriliyor.
Bu dilin Türkiye’den çok daha eski bir geçmişi var.
1977 yılında Florida’nın Miami kentinde, eşcinsellerin işten çıkarılmasını ve kiralık ev bulurken ayrımcılığa uğramasını yasaklayan yerel bir düzenleme kabul edilmişti. Dönemin popüler şarkıcısı Anita Bryant bu karara karşı bir kampanya başlattı ve hareketine çok bilinçli bir isim verdi: “Çocuklarımızı Kurtarın.”(SaveOurChildren)
Oysa düzenlemede çocuklarla ilgili tek bir kelime bile yoktu. Mesele yetişkin insanların çalışma ve barınma hakkıydı. Bryant tartışmanın zeminini değiştirdi. İşinden edilen eşcinsel yetişkin gözden kayboldu, yerine çocukların tehdit altında olduğu anlatısı yerleşti. Kampanya başarıya ulaştı, düzenleme yürürlükten kaldırıldı. Bryant’a destek veren vaiz Jerry Falwell, iki yıl sonra Amerikan Hıristiyan sağının en etkili siyasi örgütlerinden Moral Majority’yi kurdu. Aile ve çocuk, eşcinsel karşıtı siyasetin çevresinde geniş kitleleri toplayabilecek kelimelere dönüşmüştü.
Bryant’ın kullandığı dil Amerika’yla sınırlı kalmadı. 1990’larda Vatikan, aileyi uluslararası nüfus, kadın hakları ve cinsellik tartışmalarının merkezine yerleştirdi; özellikle 1994 Kahire ve 1995 Pekin konferanslarında kadın ile erkeğin evliliğine dayanan aileyi korunması gereken temel kurum olarak savundu. Yıllar sonra Rusya LGBTİ+ görünürlüğünü kısıtlayan yasaları “geleneksel değerler”, Viktor Orbán’ın Macaristan’ı ise çocukları ve aileyi koruma gerekçesiyle savunacaktı.
Bugün Türkiye’de LGBTİ+ hakları sık sık “Batı’dan ithal”, topluma ve milli değerlere yabancı bir hayat tarzının parçası gibi sunuluyor. Oysa ona karşı kurulan siyasal dilin izini sürdüğünüzde Miami’den Vatikan’a, Moskova’dan Budapeşte’ye uzanan hayli uluslararası bir hat çıkıyor karşınıza. “Yerli ve milli” olduğu söylenen aileyi koruma siyasetinin kelimeleri de sınırları kolayca geçiyor.
Türkiye’nin son yıllardaki adli diline baktığınızda benzer kelimelerin giderek daha sık kullanıldığını görüyorsunuz.
Manifest grubunun sahne performansının ardından açılan soruşturmada savcılık “ar ve haya”, “iffet”, “edep ve ahlâk temizliği” gibi ifadeler kullandı. MabelMatiz’in “Perperişan” şarkısı müstehcenlik gerekçesiyle soruşturuldu; beraat etmesinden aylar sonra bu kez “Ha Leylim” şarkısı ve klibi hakkında aynı suçlamayla soruşturma açıldı. 12 Eylül operasyonunda ise bu söz dağarcığına “olağanlaştırılmasının önlenmesi” eklendi.
12 Eylül’de “Ailem Güvende” operasyonu 15 ile yayıldı. İki gün sonra 81 ildeki başsavcılıklara aileyi, gençleri ve toplumu “genel ahlaka aykırı ve olumsuz etkileyen içerik ve oluşumlardan” korumaya yönelik bir yazı gönderildi. Adalet Bakanı operasyonu Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ve 2026–2035 Aile ve Nüfus On Yılı’yla ilişkilendirdi.
İktidar aile ile nüfus arasındaki bağı uzun süredir kuruyor. Türkiye’nin doğurganlık hızı 2025’te 1,42’ye geriledi. İktidar yıllardır düşen doğum oranlarını ülkenin geleceği açısından ciddi bir sorun olarak görüyor. 2025 bu nedenle “Aile Yılı” ilan edildi; ardından 2026–2035 dönemini kapsayan “Aile ve Nüfus On Yılı” başladı.
İnsanların daha geç evlenmesinin ve daha az çocuk sahibi olmasının ekonomik ve toplumsal pek çok nedeni var. Barınma pahalı, çocuk yetiştirmek zor, çalışma hayatı güvencesiz. İktidarın aile politikası çocuk sayısından daha geniş bir alanı kapsıyor. Kadının ve erkeğin aile içindeki yeri, çocukların nasıl yetiştirileceği, hangi hayatların makbul sayılacağı bu dilin içinde giderek daha fazla yer tutuyor.
Neyin makbul sayıldığını yalnız hakkında soruşturma açılanlar öğrenmiyor. Televizyon yöneticileri, konser organizatörleri, salon sahipleri ve sanatçılar da hangi görüntünün soruşturma konusu olduğunu, hangi sözün “müstehcen”, hangi dansın “iffet” ve “haya” tartışmasına dönüştüğünü görüyor.
Bir derneği polis bastığında o haber oradan destek alan insanlara, etkinliklerine katılan gençlere, çocukları için bilgi arayan ailelere de ulaşıyor. Bir konser hakkında soruşturma açıldığında başka organizatörler de etkileniyor. MabelMatiz’e açılan dava dosyalarını başka müzisyenler de okuyor. Kimi programını değiştiriyor, kimi paylaşımını siliyor, kimi yapmayı düşündüğü bir şeyden sessizce vazgeçiyor.
12 Eylül darbesi sonrasında insanlar hangi kitabı okumanın, hangi konuyu konuşmanın, kimlerle görünmenin başlarına iş açabileceğini öğrenmişti. Bugün bir soruşturmanın ya da polis baskınının görüntüsü birkaç saat içinde milyonlarca telefona ulaşıyor.
“Bugün onlara, yarın bize” sözü yarını bekleyen bir sıra olduğunu varsayıyor. Oysa sıra size gelmeden önce bazı şeyleri söylemekten ya da yapmaktan çoktan vazgeçmiş olabilirsiniz.
Herkese ayrı ayrı yasak koymaya da gerek kalmıyor. İnsanlar hangi sözün soruşturulduğunu, kimin neden gözaltına alındığını, hangi konserin ya da paylaşımın sorun edildiğini görüyor. Sınırın nereden geçtiğini tam olarak bilmeseler bile ondan uzak durmayı öğreniyorlar.
12 Eylül operasyonunda savcılığın kullandığı ifade bu yüzden önemli: “olağanlaştırılmasının önlenmesi”. Sınırı çizilen artık yalnız suç ile suç olmayan arasındaki alan değil, olağan hayatın kendisi.