Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin Grup Toplantısında yeni bir müjde verdi. “Bundan sonra il ve ilçe başkanlarını doğrudan üyeler seçecek.” Delege ağalığını etkisiz kılmak için düşünülmüş bu karar, partililer arasında mutlulukla karşılandı.

AKP ve MHP’de delege var mı, varsa bir önemi var mı? Yok. Bu partiler liderleri ve hemen dibindeki birkaç danışman ve siyasetçi ile parti içi organları seçiyor ve delegeler de bunları onaylıyor sadece.

CHP’de de uzun yıllardır delege ağaları, ki bunların önemli kısmı belediye başkanlarından oluşuyordu, il ve il başkanlarını bırakın, delegeleri bile kendileri seçiyordu. Yani kendini seçecek olanları, kendileri seçiyordu. Sandık var mı var. Demokrasi var mı? Seçmenini seçme hakkı olarak var.

Özgür Özel’in müjdelediği, üyeye dayalı seçimin delege ağalığına son verip veremeyeceğini analiz etmeden önce şunu hatırlatmakta yarar var. Siyaset Bilimi açısından genel başkanın atamasına karşı, delegelerin seçmesi daha demokratik. Delegelerin seçmesi yerine üyelerin seçmesi de daha demokratik değil mi? Kesinlikle.

Peki, seçmenlerin Erdoğan ve Bahçeli’yi seçmesi de demokratik değil mi? Sandıktan onlar çıktığına göre, ülkeyi onların yönetmesinden daha doğal ne olabilir ki? Ama onlar demokratik şekilde yönetmiyor diyebilirsiniz. Haklısınız. CHP’li belediye başkanlarının kahir ekseriyeti de şehirlerini tek adam olarak yönetiyorlar. Şimdi mahalle karıştı, o ayrı olay.

Yani bu açıdan fark yoktu. Her hâlükârda, mevcut demokrasi pratiği demokratik değerlere dayanmıyordu. Erdoğan ülke hakkında istediği kararı veriyor. CHP’li belediye başkanları da (AKP ve MHP’de öyle tabi) sadece şehir hakkında istediği kararı vermekle kalmıyor, ilçe örgütlerini, delegeleri, kent konseylerini ve hatta bazen o şehirdeki derneklerin yöneticilerini bile belirliyor.

Parti ayrımı olmaksızın siyaset, adam kayırmak ve himayecilik üzerine kurulmuş durumda.

Peki, gelelim sorunumuza, yani il ve ilçe başkanlarını üyeler seçerse, sorun çözülür mü? Sorun deyince ne anladığımıza bağlı tabi. Ne demişti Adnan Menderes seçmene hitap ederken, “siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz.” İşte size demokrasinin paradoksu.

Olaya siyaset sosyolojisinin yaklaşımı ile baktığımızda, işin başka boyutları yani sosyal dinamiklerinin devreye girdiğini görürüz. Geleneksel dayanışma örüntüleri mezhepçilik ve bölgecilik sandığa yansır. Seçilen kişide nitelik ya da liyakat yerine kimliği ön plana çıkar.

CHP bunu birkaç seçim önce denedi. Üyeye dayalı ön seçim ile milletvekili adaylarını belirleye çalıştı. Mezhep temelli bir anahtar liste üyeler arasında dolaşıma girdi. Altı adaydan oluşan bu liste, seçilecek sıraları işgal ediverdi. İsim isim saymayayım ama bunlar arasında mehzep ve bölge kimliğini çıkarınca çıplak kalacak kişi az değildi.

Sonra mezhep listesi görüntüsünü etkisizleştirmek için, Kılıçdaroğlu, aralara kontenjan adayları yerleştirdi. Böylece anahtar listenin tamamı değil, yarısı vekil olmuştu.

Bazı somut örneklerle devam edeyim. Altan Öymen’in Genel başkan olduğu dönemde, CHP örgütlerinde bazı projeler yürütmüş ve parti eğitmenliği de yapmıştım. O sıra etrafımda emekli öğretmen, sendikacı, emekli asker vs bazı üyelerden oluşan bir gruplaşam oluştu etrafımızda. Aydınlanma, Cumhuriyet, Köy Enstitüleri, Sosyal Demokrasi kavramlarına farklı açıklamalar ve yorumlar dile getirmeye çalışıyordum ve onlar da bundan hoşlanıyorlardı.

Bir gün Balçova’da doğum yerini hatırlamıyorum bir emekli öğretmen, kendisinden söz ederken, “benim tam 93 üyem var” dedi. Ben öylece kalakaldım. E biz aylardır ne konuşuyoruz ki, diye. Sonra çok örneklerini gözlemledim. Üyeliğinden habaerdar olmayan kişiler, belki parti tercihi bile farklı olanlar falan.

Şimdi düşünüyorum da, son yerel seçimde ben, eşim ve oğlum üç ayrı adaya oy verdik. Kılıçdaroğlu’nun aday olduğu Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise eşim ile kararlıydık, oğlumuza resmen baskı yaptık. “Ben bu adama oy vermem” diye tutturmuştu. Ama gerçekten baskı yaptık, “oğlum ona verdiğini düşünme Erdoğan’a karşı oy ver” diye. Attı ama sonra da başımıza kaktı. Gördünüz mü, diye. Üçümüzün hiç tartışmadan birleştiği tek seçim, Ekmelledin’e değil de Selahattin’e oy vermek olmuştu.

Geçen gün gazeteci Deniz Zeyrek’in kısa bir videosunu izledim, Gürsel Tekin’e verip veriştiriyordu, gazetecileri şikayet etmesi ve hakaretleri yüzünden. Kritik cümle şuydu: “Bunca yıl yaptığın rezilliklere hemşehrilik hukukuna saygı gereği suskun kaldım…ama”

Yani Karslı olmasaydın daha önceki rezilliklerini de eleştirecektim demeye getirdi.

Hemşehrilikhukuku aslında yurttaşlık demektir etimolojik olarak ama bizde yurttaşlığı aşındıran bir konuma indirgeniyor. Bunu daha sonra yazalım.

Sözünü ettiğim önseçimde bir dostum, emekli öğretmen sendikacı Fikret Doğan’da adaydı. Kahveleri geziyor, derneklere gidiyor ve CHP’li üyelerden oy istiyordu. Kendisi Malatya’lı idi. Bu da bir fırsat diye kendisine takılmıştım ama o konuda yaşadığı olayı anlattı. Ya bazı kalleşler (ki sendikadan falan arkadaşlarım), üyelere, “Malatyalı ama bizden değil” diye uyarıda bulunmuşlar. Düşünebiliyor musun, sendikacı, Cumhuriyetçi, solcu ama mezhebi kastederek bizden değil tanımı yapıyorlar.

Tüm bunlar ve benzeri çok sayıda örnek, cumhuriyetçi karakterde başlatılmak istenen demokrasimizin giderek cemaatçi bir karaktere büründüğünü gösteriyor. Nitekim Devlet Bahçeli yeni bir yönetim modeli önerirken ne demişti; Cumhurbaşkanı Türk (Sünni), bir yardımcısı Kürt ve diğer yardımcısı da Alevi olsun.