Geçen hafta 5 gün boyunca İstanbul’da sadece kültür ve lezzet dolu bir seyahat gerçekleştirdik ailecek. Bu seyahatten çok etkilendiğim bir sergiyi anlatmak istiyorum bugün…
Sanatın sadece uzaktan izlenen, çerçevelenmiş bir nesne olmadığını; aksine yaşamın tam kalbine dokunan, katılımcısıyla var olan bir deneyim olduğunu anlamak için bazen tek bir sergi yeter. İstanbul Sabancı Müzesi’nde gerçekleşen “Yoko Ono: İçses ve İçyapı” sergisi, tam olarak bu felsefenin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Yağmurlu bir günde, Boğaz’ın esintisi eşliğinde adımladığımız müze alanında, sadece bir sanatçının retrospektifine değil, insan ruhunun derinliklerine, kırılganlığına ve barış arayışına doğru bir içsel yolculuğa çıktık.
Yoko Ono, akımların ötesinde, kavramsal sanatın ve Fluxus hareketinin en cesur öncülerinden biri. Onun dünyasında sanat; bir talimat, bir çağrı, bir paylaşım anıdır. İşte bu sergi, o anların en güçlü örneklerini bir araya getirerek biz sanatseverlere benzersiz bir kapı araladı.
Serginin merkezinde duran ve Ono’nun sanat dilinin omurgasını oluşturan iki kült iş, izleyiciyi adeta sarsıyordu: Grapefruit (Greyfurt) ve Cut Piece (Kesme Parçası).
1964 yılında yayımlanan ve içinde şiirsel talimatlar barındıran Grapefruit kitabından sayfalar, bizi pasif birer izleyici olmaktan çıkarıp yaratım sürecinin birer ortağı haline getiriyordu. Ono bize “Gökyüzünün sesini dinle” ya da “Bir parça gökyüzü boya” diyordu. Sanatçının bu minimalist ve felsefi çağrıları, hayatın koşturmacası içinde unuttuğumuz o çocuksu yaratıcılığı ve iç huzuru fısıldıyordu.
Öte yandan, Ono’nun 1964’te gerçekleştirdiği ve performans sanatının milatlarından sayılan Cut Piece’in video kayıtları ve dökümanları karşısında durmak, bambaşka bir yüzleşmeydi. Sanatçının sahnede sessizce oturup izleyicilerin elindeki makasla giysilerini kesmesine izin verdiği bu performans, güvenin, savunmasızlığın ve toplumsal şiddetin sınırlarını sorgulayan zamansız bir başyapıt. Yoko Ono, kendi bedenini ve sınırlarını izleyicinin vicdanına teslim ederek, aslında insanlığın aynasını yüzümüze tutuyordu.
Karşı Karşıya Ama Yan Yana… Ancak bu serginin benim için en unutulmaz, en kişisel anı, Yoko Ono’nun tasarladığı o meşhur satranç masasının başında şekillendi. En yakın arkadaşımla birlikte masaya oturduk. Karşımızda duran oyun, aşina olduğumuz o siyah-beyaz mücadele alanından çok farklıydı: Play It by Trust (Güvenle Oyna).
Bu satranç oyununda siyah taşlar yoktu; tüm taşlar, tüm kareler ve oyunun oynandığı masa bembeyazdı.
Ben de En Yakın Arkadaşımla oynadım bu satrancı…
Oyuna başladığımızda, hamleler ilerledikçe hangimizin hangi taşı oynattığı, hangi şahın kime ait olduğu birbirine karışmaya başladı. İşte o an, satrancın o tanıdık, amansız rekabet duygusu yerini derin bir tebessüme bıraktı. Taşları karıştırmamak için birbirimize yardım etmek, rakip olmaktan çıkıp ortak bir hikâyenin parçası haline gelmek zorundaydık.
Yoko Ono bu masayla bize şu sessiz mesajı veriyordu: Karşı tarafı yok ettiğinde, aslında kendi varlığını da belirsizleştiriyorsun. Barış, ancak mutlak bir güven ve ortak yaşam iradesiyle mümkündür. Dostumla o masada paylaştığımız o tatlı kafa karışıklığı ve ardından gelen kahkahalar, serginin adındaki o “içsesi” yakaladığımız anın ta kendisiydi.

Play It by Trust (Güvenle Oyna) ya da ilk tasarlandığı adıyla White Chess Set (Beyaz Satranç Seti), Yoko Ono’nun sadece sanatsal dehasını değil, aynı zamanda barış aktivizminin felsefi derinliğini de en yalın haliyle özetleyen bir başyapıt.
Yoko Ono, bu eseri ilk kez 1966 yılında, Londra’daki ünlü Indica Gallery’deki kişisel sergisi için tasarladı. O dönemde Ono, sanatın geleneksel sınırlarını yıkan, onu galerilerden çıkarıp izleyicinin katılımıyla tamamlanan bir sürece dönüştüren Fluxus hareketinin en aktif üyelerinden biriydi.
Ono’ya göre sanat, seyredilen dondurulmuş bir nesne olmamalıydı; izleyiciyi harekete geçirmeli, düşündürmeli ve hatta dönüştürmeliydi. Satranç gibi kuralları yüzyıllardır değişmemiş, mutlak stratejiye dayalı bir oyunu seçmesi tesadüf değildi. Kuralları bozmak, verili toplumsal kabulleri bozmanın ilk adımıydı.
1960’ların ortası, Soğuk Savaş’ın en sıcak evresi olan ve tüm dünyada derin yaralar açan Vietnam Savaşı’nın gölgesindeydi. Yoko Ono ve daha sonra hayatını birleştireceği John Lennon, bu dönemde küresel barış hareketinin en gür sesli savunucuları haline geldiler.Satranç, tarihsel olarak askeri stratejilerin, toprak fetihlerinin ve düşmanı “yok etme” üzerine kurulu savaş mantığının minyatür bir simülasyonudur. İki ordu karşı karşıya gelir; amaç karşı tarafın şahını esir almak, yani onu yok etmektir.Yoko Ono, tahtadaki tüm siyah taşları ve kareleri ortadan kaldırıp her şeyi beyaza boyayarak bu askeri simülasyonu felç etti. Çünkü savaşabilmek için bir “öteki”ne, bir “düşmana” (siyaha) ihtiyacınız vardır. Herkes ve her şey beyaz olduğunda, düşman algısı çöker. Ono, bu basit ama dahi hamlesiyle Vietnam Savaşı’na ve tüm militarist yapılara şu soruyu soruyordu:“Karşındakini kendinden ayıramadığında, kime karşı savaşacaksın?”
Yoko Ono'nun beyaz satranç tahtası bize barışın pasif bir kabulleniş değil, sürekli çaba, diyalog ve uzlaşı gerektiren aktif bir süreç olduğunu hatırlatır. Tıpkı o masada en yakın arkadaşımla yaşadığım deneyim gibi; taşlar karıştığında öfkelenmek yerine gülümseyebiliyorsak ve oyuna ortaklaşa devam etmenin bir yolunu bulabiliyorsak, insanlık adına en büyük hamleyi yapmışız demektir.
“Yoko Ono: İçses ve İçyapı”, sadece bir sergi gezisi değil, ruhu tazeleyen bir terapi gibiydi. Sabancı Müzesi’nden ayrılırken zihnimde kalan şey; savaşın, ayrışmanın ve gürültünün ortasında, sanatın hala bizi birleştirebilecek, içimizdeki o saf barış arzusunu uyandırabilecek yegâne güç olduğuydu.
Beyaz bir satranç masasında arkadaşımla kaybolabilmek, kelimelerin ötesinde bir uzlaşmanın ve yaşama sevincinin en güzel kanıtıydı.