Yirmi birinci yüzyılın en büyük paradokslarından biri, insanlığın tarihte hiç olmadığı kadar zenginleşirken aynı zamanda mutluluk üzerine hiç olmadığı kadar fazla konuşmaya başlamasıdır. Daha uzun yaşam süreleri, daha gelişmiş sağlık sistemleri, daha güçlü ekonomiler ve daha büyük teknolojik imkânlar… Bütün bunlara rağmen modern insanın en çok kullandığı kelimelerden bazıları hâlâ kaygı, yalnızlık, tükenmişlik ve belirsizliktir. Belki de bu yüzden dünyanın gözü, zaman zaman Himalayalar’ın arasındaki küçük bir krallığa çevriliyor. Bhutan’ın bütün sorunlarını çözmüş kusursuz bir toplum olduğu düşünüldüğü için değil; refahı yalnızca ekonomik büyüme üzerinden tanımlamayı reddeden ender ülkelerden biri olduğu için.

Film, mutluluğun ne olduğunu açıklamaya çalışmıyor. Daha ilginç bir şey yapıyor; mutluluk üzerine farklı bir düşünme biçiminin gündelik hayatta nasıl karşılık bulabileceğini gösteriyor. Köy meydanlarında, manastırlarda, seçim hazırlıkları sırasında ya da insanların birbirleriyle kurdukları sade ilişkilerde sürekli aynı duygu hissediliyor: Hayatın değeri, yalnızca ulaşılacak hedeflerde değil, yaşanış biçiminde de saklı olabilir.

Bu nedenle filmin adı da zamanla kendi anlamını açmaya başlıyor. Keşiş ile tüfek, birbirine karşı duran iki karakter değildir. Aynı dünyanın iki farklı yorumudur. Tüfek, modern tarihin en tanıdık sembollerinden biridir; gücü, sahip olmayı ve denetimi çağrıştırır. Keşiş ise başka bir dili temsil eder. Onun dünyasında asıl mesele hükmetmek değil, denge kurabilmektir. Bu iki simgenin aynı hikâyede buluşması, filmin asıl meselesini görünür kılar: Bir toplum değişirken hangi değerlerini yanında taşır, hangilerini geride bırakır?

Filmin dikkat çekici yanı, bu soruyu ideolojik bir tartışmaya dönüştürmemesidir. Bhutan’ı modern dünyanın karşısına ahlaki üstünlüğe sahip bir ülke olarak yerleştirmez. Aynı şekilde modernleşmeyi de kaçınılmaz bir felaket gibi sunmaz. Bunun yerine, değişimin insan ölçeğinde nasıl yaşandığını gösterir. Demokrasi gelir, internet gelir, televizyon gelir, yabancılar gelir; fakat bütün bunların anlamı, onları karşılayan toplumun kültürel dünyasında yeniden şekillenir. Film, kurumların ve teknolojinin tek başına bir medeniyet kurmaya yetmediğini; onları anlamlı hâle getiren şeyin insanın dünyayla kurduğu ilişki olduğunu hatırlatır.

Bu yüzden The Monk and the Gun, yalnızca Bhutan üzerine çekilmiş bir film olarak kalmaz. Küreselleşmenin giderek birbirine benzettiği toplumların ortasında, farklı gelişme yollarının hâlâ mümkün olup olmadığını sorgulayan bir sinema eserine dönüşür. Yönetmenin cevabı kesin değildir. Zaten filmin gücü buradan gelir. Seyirciyi ikna etmeye çalışmaz; onu kendi hayatına dönüp bakmaya davet eder.

Bugün Bhutan da değişiyor. Gençler dünyanın geri kalanıyla aynı dijital ağların içinde yaşıyor, kentler büyüyor, tüketim alışkanlıkları dönüşüyor ve ülke yeni ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Belki birkaç kuşak sonra filmde gördüğümüz Bhutan da büyük ölçüde değişmiş olacak. İşte The Monk and the Gun’ın değeri burada ortaya çıkıyor. O, yalnızca bir tarihsel dönemi kayda geçirmiyor; kaybolma ihtimali bulunan bir hayat anlayışını da sinemanın hafızasına emanet ediyor.

“Bir Film, Bir Ülke” dizisinin başından beri peşinde olduğum soru da budur. Bir filmi izleyerek, bir ülke bütünüyle anlaşılmaz. Ama bazen tek bir film, o ülkenin dünyaya nasıl baktığını anlamaya yardımcı olabilir. Film bittiğinde akılda kalan yalnızca bir seçim, eski bir tüfek ya da Budist bir keşiş değildir. Asıl akılda kalan, modern dünyanın neredeyse unuttuğu bir sorudur: Daha iyi yaşamak ile daha çok şeye sahip olmak gerçekten aynı şey midir?