Son yıllarda Türkiye, Akdeniz havzasındaki konumu nedeniyle tarihinin en sıcak yazlarını, kuraklık krizlerini ve yıkıcı orman yangınlarını tecrübe ediyor. Kamuoyunda ve akademi dünyasında genel bir kabul var: “İklim krizini ne kadar yakından hissedip yaşarsak, o kadar hızlı harekete geçeriz.”
Bu hafta öyle sıcak üç gün yaşadık ki, özellikle de Çarşamba günü nefes alamaz hale gelince bu yazıyı yazmak şart oldu.
Kentlerimizi betona ve asfalta boğdukça, halk sağlığımızı da yavaş yavaş kaybediyoruz.
Asfalt ve betonla kaplanan şehirlerimiz, “kentsel ısı adası” etkisiyle adeta dev fırınlara dönüştü. Geceleri bile yeterince soğumayan bu yapılar, ısıyı içinde hapsediyor ve doğal hava akışını engelliyor. Yeşil alanlar azaldıkça kentler kendi ürettiği sıcağın içinde kavruluyor.
Bu sorun yalnızca iklim değişikliğinin bir parçası değil; aynı zamanda önemli bir halk sağlığı krizi. Kalp ve tansiyon hastalıklarını, solunum rahatsızlıklarını tetikliyor. Özellikle açık havada çalışan işçilerimiz ile yaşlılarımız bu sessiz afetten en ağır şekilde etkileniyor.
Peki, tehlikenin kapımıza dayanması bireysel ve toplumsal davranışı değiştirmek için gerçekten yeterli mi?
Fransa’da yürütülen ve 2004-2024 yılları arasında 60’tan fazla ülkede yapılan 81 araştırmayı kapsayan devasa bir meta-analiz, bu soruya “Hayır, sandığımız kadar değil” yanıtını veriyor. Bu araştırma, iklim kriziyle mücadele eden Türkiye için de çok kritik uyarılar içeriyor.

Psikolojide “Psikolojik Mesafe” kavramı, bir tehdidin bize ne kadar uzak ya da yakın olduğunu ifade eder. Yıllarca iklim krizinin “kutup ayılarını ilgilendiren, uzak gelecekte gerçekleşecek soyut bir sorun” olarak görülmesi, insanların eylemsizliğine gerekçe gösterildi.
Buradan hareketle oluşturulan ana strateji şuydu: İnsanlara sorunun “burada ve şimdi” olduğunu gösterirsek, onları değiştirebiliriz.
Ancak 20 yıla yayılan verileri inceleyen yeni meta-analiz sonuçları ezber bozuyor:
Risk algısı eyleme dönüşmüyor… İklim krizini “yakın ve somut” bir tehdit olarak algılamak, bireysel çevreci davranışların sadece yüzde 6’sını açıklayabiliyor.
Bölgesel uyarıların etkisi neredeyse sıfır… İnsanlara kendi şehirlerindeki sıcaklık artışlarını göstermek, niyette sadece yüzde 2’lik küçük bir fark yaratıyor.
Söylemler politika desteğine dönüşmüyor… İklimin etkilerini bizzat yaşamak; ne tüketim alışkanlıklarını kalıcı olarak değiştiriyor ne de daha kararlı iklim politikalarına verilen toplumsal desteği artırıyor.
Türkiye için 3 kritik uyarı
Bu bilimsel gerçekler, Türkiye’de iklim iletişimi ve kamu politikaları yürüten aktörler için önemli dersler sunuyor. Sonbaharda Antalya’da yapılacak COP-31 öncesi bu derslerin önemli olduğunu düşünüyorum…
Korku ve yaşanmışlık tek başına yeterli değil… Yaz aylarında yaşanan rekor sıcaklar veya barajlardaki doluluk oranlarının düşmesi insanlarda anlık bir kaygı yaratabilir. Ancak sadece felaketi göstermek veya “bakın çölleşiyoruz” demek eylemsizliği kırmıyor. Yalnızca tehdide odaklanmak, insanlarda kabullenme yerine “çaresizlik” ve “duyarsızlaşma” yaratabiliyor.
Risk odaklı iletişimden çözüm odaklı iletişime geçilmeli… Metnin de vurguladığı gibi, sadece riski anlatmak yerine bireyin ve toplumun ne yapabileceğini (öz-yeterlilik) ön plana çıkaran stratejiler gerekiyor. İnsanlar tehdidin büyüklüğünü anladıklarında değil, çözümün bir parçası olabileceklerine inandıklarında harekete geçiyorlar.
Bireysel algı siyasi ve yapısal dönüşümün yerini tutamaz… İklim krizine karşı mücadele sadece bireylerin “krizin ne kadar farkında olduğu” ile sınırlı tutulamaz. İklim davranışı; ekonomik şartlar, altyapı imkânları, ulaşım alternatifleri ve devlet politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Bireylere sürekli “sıcakları hissedin ve değişin” baskısı yapmak, yapısal çözümlerin ertelenmesine neden oluyor.
Türkiye’nin dört bir yanında iklim krizinin somut etkilerini bu hafta izledik, öyle görünüyor ki izlemeye de devam edeceğiz… Ancak bilimin bize söylediği net bir gerçek var: Anlamak, eyleme geçmek demek değildir.
Türkiye’de iklim krizine karşı toplumsal bir dönüşüm başlatmak istiyorsak, insanlara havanın ne kadar sıcak olduğunu tekrar tekrar hatırlatmaktan vazgeçmeliyiz. Artık odağımızı aşırı sıcaklık uyarılarından; yenilenebilir enerjiye, sürdürülebilir kentleşmeye, adil dönüşüme ve toplumsal çözüm olanaklarına kaydırmak zorundayız.