Yıllardır çalışmalarını uzak-yakın izlediğim Nazım Tanrıkulu’nu uzun süredir görmemiştim. Sofra Dergisi’nin Nadas Kazdağları ev sahipliğinde düzenlediği toplantıda karşılaştık yıllar sonra… Sağolsun, bana “Doğanın Sessiz Öğretmenliğinde İnsanın Kendini Arayışı- Mürşidim Doğa” isimli son eserini imzaladı. Okudum bitirdim, çok etkilendim.

Modern çağın getirdiği en büyük paradokslardan biri, insanın beton yığınları arasında sıkışırken kendi özüne, yani doğaya yabancılaşması… Tüketim çılgınlığı, hız ve dijital gürültü içinde ruhunu kaybeden birey, ontolojik bir boşluğun içine düşmüş durumda. Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Uzmanı Nazım Tanrıkulu, Doğa- İnsan - Tefekkür üçlemesiyle kaleme aldığı “Mürşidim Doğa” adlı eserinde, tam da bu yaraya parmak basıyor. Kitabın alt başlığı olan “Doğanın sessiz öğretmenliğinde İnsanın kendini arayışı”, eserin temel felsefesini ve izlediği rotayı açıkça ortaya koyuyor: Doğa, sadece seyredilecek bir manzara değil; insanı kendine götüren, hakikati fısıldayan canlı bir rehberdir.

Geleneksel Doğu ve tasavvuf kültüründe “mürşid”, karanlıkta kalan ruhlara yol gösteren, onları olgunlaştıran ve hakikate ulaştıran bilge kişiyi ifade eder. Tanrıkulu, bu kavramı doğanın bütününe teşmil ederek radikal ve sarsıcı bir bakış açısı sunmuş.

Sessizliğin Dili… Doğa bağırmaz, dayatmaz; sadece “olduğu gibi” durur. Yazar, doğanın bu sessiz öğretmenliğinin, modern insanın ihtiyacı olan en büyük panzehir olduğunu savunur.

Ormanlar, nehirler, tohumlar ve mevsimler, okunmayı bekleyen devasa birer sayfadır. Doğayı bir mürşid olarak kabul etmek, onun karşısında kibri bırakıp bir “talebe” gibi diz çökmeyi gerektirir.

Kitabın merkezinde yer alan en güçlü dinamiklerden biri tefekkür. Zamanında bir “tefekkür hücresinde vakit geçirmiş biri olarak önemini bilirim. Tanrıkulu, bitkiler dünyasındaki döngüler ile insan psikolojisi ve maneviyatı arasında muazzam köprüler kuruyor.

Yazar, doğaya bakan insanın aslında bir aynaya baktığını hatırlatır. Toprağın sadakati, suyun akışkanlığı ve uyumu, ağacın rüzgara karşı esnekliği; insanın kendi yaşam yolculuğunda kuşanması gereken erdemlerin somut birer tezahürüdür.

Nazım Tanrıkulu, yıllarını bitkilere ve etnobotanik çalışmalarına adamış bir uzman olarak, kitaba sadece felsefi bir derinlik kazandırmakla kalmamış, bu derinliği kadim tıp ve bitki bilgeliğiyle de temellendirmiş. İnsanın kendini arayışı, modern tıbbın ve bilimin bizi ayırdığı “bütüncül” bakış açısını yeniden kazanmaktan geçer. Bitkilerin diliyle konuşmayı öğrenmek, hangi otun hangi derde deva olduğunu bilmenin ötesinde, evrendeki hiçbir şeyin amaçsız ve başıboş yaratılmadığını idrak etmek. Kitap, doğadaki her bir parçanın bütünle olan mikroskopik bağını anlatırken, insanın da evrenden bağımsız bir varlık olmadığını, aksine onun bir mikrokozmosu (küçük evren) olduğunu da anımsatıyor bize.

Kitaptaki “Mürşidim Doğa Manifestosu” başlıklı bölümden bazı pasajları aktarıyorum şimdi size:

Yaşam bir yerden bakıldığında inişli çıkışlı bir yol gibidir. Hep süreceği sanılan iyi haller, daim olacağı düşünülen konfor alanı insanı yanıltır, köreltir, enaniyet tuzağına düşürür ve faniliği unutturur. Sonra ansızın bir şey olur; tüm düzen altüst olmuş gibi hissedersin. “Neden?” diye sorarsın; vakit geçer, cevap ağır ağır duyulur. Sürekli mutluluk arayışı ve hep iyi giden halin peşinde koşarken gerçek dinginliğin bunlardan sıyrılmakta olduğunu fark edemezsin.

Teslimiyetle kabul ettiğindeyse eskilerin “bahtiyar ol” temennisinin manasını duyarsın. Kahrın da lütfun da hoş diyerek bahtınla yar olmayı kabul edersin, “Bu da geçer” diyerek her yıl kara kıştan bahara uyanan bir meşe ağacının teslimiyetini duyarsın.

Başkasına değil, durup kendine yukarıdan, tepeden bak. Bak ki gör, âlemde neredesin, nicesin... “Güzelim, sıhhatliyim” dediğinde güzelliğin kaynağını hatırla. Kumdan kaledir güzellik ve sıhhat. Bir maraz neyler insanı... Bir nefes dur, durul. Hz. Mevlânâ’nın “Güzelin güzelliğinden gafleti rahmettir” sözünü hatırla. Zira güzelliğin kaynağını unutmamak, geçici güzelliğe kapılıp hakikatten uzaklaşmamaktır asıl olan, unutma.

“Zenginim, sahibim” dediğinde “zenginim, sahibim” diyerek gelip geçenlerin nasıl iz bırakmadan gelip geçtiğini düşün. “Benim” dediklerine onlar da “benim” diyordu. Katlar, saraylar, yer yurt bir zelzeleyle yıkılır, unutma. Sahibi değilsin bedeninin de, ten kafesindeki kuşun da. Pır edip uçacaksın, bekle.

“Bilgeyim, bilginim, biliyorum” dediğinde bil ki bilenler “biliyorum” demezdi. Bilmek, sonu olan bir hal değil; ömür boyu ilmek ilmek örülen bir yol gibidir, anla.

Nasıl öyle gelip gittilerse sen de geldin ve gideceksin, kavra.

Veremi değil, merhemi ol

Bir başkasının veremi değil, merhemi ol. Merhem, çare demektir. Çareyse bir sorunun çözümüne ulaşmak için gidilecek yol, yürünecek adım, gösterilecek çabadır. Çare aramak çaresizliğe teslim olmamaktır. Belki de asıl mesele, can ayırmaksızın çare olabilmeyi öğrenmektir. Olan, kendi seyrinde olur. Doğa kanunları kendi dinamiğinde ilerler. Olanlar olurken onlara yüklediğimiz anlam zihnimizde derinleşir ya da sığlaşır. Ölüm, kalan için faniliğini gösteren bir aynadır.

Buradayken hangi sedayı bıraktığımıza baktığımızda kalan anlamın bizatihi sonsuzlaştığını görürüz. Tanımlardan sıyrıldığımızda yalnızca oluş ve bozuluş kalır geriye.

Böyle zamanlarda karanlık yanlarımız açığa çıksa bile umut da her yerden bir çiçek gibi filizlenir. Bir el karşılık beklemeden uzanır. İşte insanlık belki tam burada başlar. Ve böylece insan insanın merhemi olur. Vakit umudu büyütmenin, sevgiyi ifade etmenin, dayanışmanın vaktidir. Yolumuz ateşe su taşıyan karıncanın yolu olsun. Yönümüz “önce can” diyerek canı kurtarmayı vazife bilenlerin yönü...

Doğa biricik yuvamız, her şartta bağrına basan şefkatli anamız, dertlerimizin dermanı. Gerektiğinde taş olsan da rahmini açar, yaşam fısıldar gören göze, işiten kulağa. İyilik, kötülük, mutluluk gibi zihnimizin ürettiği tanımların ötesinde, oluş ve bozuluş döngüsünde sürer gider. Bu seyir içinde katman katman anlamlar görünür; hayret, hayranlıkla taçlanır. “Görenlere bir ayettir” denir tabiattaki her şey için. Gören gözde perde kalkar da görünür olur

***

Nazım Tanrıkulu’nun “Mürşidim Doğa” eseri, ne sadece ekolojik bir manifesto ne de soyut bir mistisizm kitabı. Mürşidim Doğa, modern dünyanın labirentlerinde kaybolmuş, strese ve yabancılaşmaya yenik düşmüş günümüz insanına, çıkış kapısının betonların arasında değil, toprağın sadakatinde, bir yaprağın damarlarında ve gökyüzünün sonsuzluğunda olduğunu hatırlatan şifalı bir başucu kaynağı.

Kutluyorum Nazım Tanrıkulu kardeşimizi…