Bir toplumun hafızası, sadece tarih kitaplarının sararmış sayfalarında değil; bir türkünün içli ezgisinde, bir zeybeğin toprağa vuran vakur adımında, bir halayın omuz omuza çoğalan coşkusunda da yaşar…

Kültür, durağan bir miras nesnesi değildir. Kuşaktan kuşağa yaşayarak aktarılan, paylaşıldıkça nefes alan canlı bir organizma gibidir. İşte bu dinamik kültürel mirası korumak, yaşatmak ve en önemlisi de “birlikte çoğaltmak” amacıyla yola çıkan Ege Kültür Derneği, geride bıraktığı on yıllık emeği muhteşem bir geceyle taçlandırdı.

Geçtiğimiz 5 Haziran Cuma akşamı, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nin (AASSM) Büyük Salonu, sadece bir kutlamaya değil, bu toprakların ne kadar köklü bir aidiyet duygusuna sahip olduğuna da tanıklık etti. Salonu dolduran yüzlerce sanatsever, derneğin on yıllık hikâyesini anlatan “Başka N Asıl” adlı bu gösteride, geleneksel danslar eşliğinde, Anadolu’nun kültürel coğrafyasını da adeta karış karış gezmiş oldu.

Dans öğrenmekten öte bir aidiyet hikâyesi

On yıl önce, bir grup halk oyunları sevdalısının yan yana gelmesiyle başlayan bu serüven, hiçbir zaman sadece yöresel dans adımlarını öğrenmekle sınırlı kalmadı. Derneğin davet metninde de samimiyetle ifade edildiği gibi; amaç bir türkünün izini sürmek, o ezginin arkasındaki insan hikâyelerinin peşine düşmek, yazmaların-oyaların dilini çözmekti. Zeybeğin mağrur duruşundaki felsefeyi kavramak, halayın omuz omuza yürüyen disiplinindeki ortak yaşam iradesini görmek, ‘Semah’ın derinliğini anlamak, horonun ritmini yakalamak; yani bu toprakların kültürel zenginliğine bir anlamda sahip çıkmaktı amaç. Bütün bu iyi niyetli çabanın yakından tanığıyım ben de…

Geçen on yıl göstermiştir ki Ege Kültür Derneği, üyelerini sadece birer dansçı ya da kursiyer olarak görmemiş; onları ortak bir geçmişin ve geleceğin paydaşı kılmayı da başarmıştır. Kültürün, geçmişten devralınan bir emanet olmasının ötesinde, “bugün birlikte yaşatılan bir aidiyet” olduğu gerçeği, derneğin attığı her adımda kendini hissettirmektedir.

AASSM Büyük Salonu’nun şahane atmosferinde sahnelenen “Başka N Asıl” performansı; türkülerin, şarkıların, dansların ve anlatıların iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapıya sahipti aslında. Gecenin en etkileyici yönü ise, sahnede sadece insanların değil, kuşakların ve dostlukların da yan yana, el ele, omuz omuza olabilmesiydi. Bunu o kadar güzel hissettirdiler ki, zaman zaman çok duygulandığımızı da itiraf etmeliyim. Hem birbirlerine duydukları sevgi ve saygının, hem derneğe emek veren herkese ve özellikle de geçmiş dönem başkanlarına gösterdikleri vefanın güzelliği etkileyiciydi.

“Başka N Asıl” adlı bu geleneksel danslı anlatı, sadece bir koreografi dizisi değildi yani; her yaştan dernek üyesinin emeğini, sesini ve bedenini sahneye koyduğu, yaşayan bir memleket haritası gibiydi.

Her yaştan EKD üyesini coşkuyla alkışladık…

Gecenin perdesi, Denizli yöresinin zarafetiyle açıldı. Sahneyi dolduran “Hanımefendiler”, Ege kadın oyunlarının kibar ama bir o kadar da kıvrak tavrını sahneye taşımayı başardılar. Ardından sözü, ev sahibi İzmir aldı. “Efendiler” grubu yıllardır olduğu gibi bu yıl da, zeybeğin asil duruşunu ve hürriyet aşkını sergileme eğilimindeydi.

Yolculuk devam ederken Bursa’nın güzel türküleri de “Anadolu’nun Kadınları”nın estetik ve fıkır fıkır oyunlarında can buldu. Malatya yöresinde soluklanırken, “Efendiler” ve “Hanımefendiler”, sahnede bir araya gelerek Doğu Anadolu’nun ağırlayan ve kucaklayan sıcaklığını yansıttılar.

Gecenin bence en iyi gösterisini “Karma Zeybek” grubu Tokat yöresine ait danslarla sergiledi, sayelerinde güzel bir Semah da izledik. Sivas’ın o köklü ağırlığı yeniden “Efendiler”in ritmiyle sahneye taşındı. Karadeniz’in hırçın ama coşkulu dalgaları ise Giresun yöresiyle, “Anadolu’nun Kadınları”nın hızlı ve neşeli adımlarında hayat buldu.

Gecenin en dikkat çekici ve duygusal kırılma noktalarından biri hiç şüphesiz Oratoryo bölümüydü.

Hanımefendiler, İlknur Can arkadaşımın kaleme aldığı Oratoryo’yu öyle güzel seslendirdiler, oyunlarıyla öyle güzel süslediler ve değerli hocaları Prof. Dr. Öcal Özbilgin’ne öyle güzel bir saygı duruşunda bulundular ki, tüylerimiz diken diken oldu.

Sohbetimiz sırasında İlknur Can şöyle anlattı Oratoryo’nun hikâyesini: “Programın zor bölümlerinden biri bizimdi. Önce “Oratoryo nedir?” üzerine biraz çalıştım, sonra bir metin yazdım. Cümleler okundu, değişti, neredeyse birlikte yeniden yazıldı. Arkadaşlarımla beraber bazen bir cümleyi kısalttık, diğerini vurguladık, bir duygunun daha iyi duyulabilmesi için satırların yerini değiştirdik. Nihayet metin yavaş yavaş kendi sesini buldu.

Sonra işin bir başka yanı geldi gündeme. Bu metin nasıl okunacaktı? Sözcükler, cümleler nasıl vurgulanacaktı? Hep birlikte aynı anda nasıl başlayacaktık? Önce işaretlerle denedik. Sonra müziğin ritmine kulak verdik. Ses kayıtları yaptık, grup okumaları gerçekleştirdik, tekrar tekrar çalıştık.

Hocalarımız sahne hareketlerimiz ve danslar konusunda yardımcı oldu. Herkes elinden geleni yaptı. Endişelendik, telaşlandık, yorulduk, ama el ele verince yapabildiğimizi gördük”

Oratoryonun hemen ardından gelen kısa Vals ve Kafkas dansları da çok estetikti. Batı’nın zarafetiyle Doğu’nun asil ve keskin hatlarını aynı potada eritmeyi başardılar. “Karma” kadroya eşlik eden bursiyer konservatuvar öğrencilerinin dansları ve enerjileri ise tek kelimeyle mükemmeldi. Bu çok kültürlülük, erkek seslerinden oluşan Acapella korosunun tınılarıyla zirveye ulaştı. Sahneden yükselen çok sesli armoni, derneğin müziğe ve sanata bakışındaki vizyoner derinliği çok açık gözler önüne sermiş oldu.

Kapanışa doğru yaklaşırken sahnede, geleneksel ile modernin güzel bir sentezi olan Etnik Çağdaş Dans performansı yer aldı. “Anadolu’nun Kadınları” grubu, köklerden aldıkları o kadim ritimleri modern dünyanın estetiğiyle harmanlayarak, kültürün nasıl sürekli yenilenen ve nefes alan bir şey olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldular.

Ve Final... Tüm ekiplerin, her yaştan ve meslek grubundan dansçının, hocaların ve emeği geçen herkesin sahneye çıktığı; hem selam verip hem Halay çektiği o unutulmaz an… Bir derneğin 10. yıl gururu, ancak bu kadar güzel yaşanabilir ve yaşatılabilirdi. Muhteşem bir aidiyet duygusu ve ortak alan kültürü içinde, başarılarına ve coşkularına bizleri de ortak etmeyi bildiler. Sadece bu yüzden bile olsa çook büyük bir alkışı hak ediyorlar. Haklı olarak en büyük alkış da bu işin yaratıcısı, gecenin mimarı Prof. Dr. Mehmet Öcal Özbilgin’indir. Tebrikler Öcal Hocam

Ege Kültür Derneği, o gece sadece 10. yılını kutlamadı; Anadolu’nun renklerini, seslerini ve en önemlisi de bir arada yaşama sevincimizi hatırlattı bizlere. “Bu toprakların minicik bir sesi olmak” iddiasıyla çıktıkları yolculukta, bugün yüzlerce kişinin kalbine dokunan kocaman bir aileye olmayı başardıkları için, bu güzel insanları yürekten kutluyorum.

Geleceğin umudu olan genç eğitmenleri sevgiyle kucaklıyorum.

Bir özel teşekkürüm de sevgili eşime, bu güzel gecede benim de gurur duymama vesile olduğu için…

Çünkü bu kutlama, sadece geçmiş on yılın muhasebesi değil, geleceğe bırakılacak nice on yılların da güçlü bir provasıydı. Ege Kültür Derneği’nin 10. yılı kutlu olsun.