1988 yılında efsanevi gazeteci Bill Moyers, çağının en parlak zihinlerini aynı masa etrafında toplayarak televizyon tarihinin en entelektüel meydan okumalarından birine imza attı.

Şu pazar gününde bu söyleşileri anlatmak istiyorum sizlere…

Çünkü öyle şeyler yaşıyoruz ki memleketimizde “insan kalmak gerçekten zor” diyoruz.

Isaac Asimov’un bilimsel fütürizminden Noam Chomsky’nin politik dilbilimine, Chinua Achebe’nin sömürgecilik sonrası anlatılarından daha nicelerine uzanan bu muazzam sesler korosu, ekranın o alışıldık, yüzeysel sınırlarını yerle bir ederek düşüncenin en derin, en fırtınalı sularına dalıyordu.

Bir yıl sonra bu tarihi nehir söyleşileri A World of Ideas adıyla kitaplaşıp raflardaki yerini aldığında, modern çağın düşünce atlasına kalıcı bir çentik atıldı. Ancak o çok sesli koro içinden yükselen bir çığlık vardı ki, zamanın duvarlarına çarptıkça diğerlerinden çok daha uzun, çok daha sarsıcı bir yankı bıraktı… Antik dünyanın bilgeliğini modern insanın kırılganlığıyla buluşturan Martha Nussbaum’un sesi.

insan yüzü, kişi, şahıs, portre, giyim içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Nussbaum, İyiliğin Kırılganlığı adlı eserini yayımladıktan kısa süre sonra Moyers’in karşısına oturduğunda, sadece bir filozof değil, insan ruhunun ince kıvrımlarını gören bir hikâye anlatıcısı olarak da görüyorduk onu. Moyers, konuşmayı şu gözlemle açtı: “Felsefeci dediğimizde akla soyut düşüncelere gömülmüş bir zihin gelir. Oysa sizin için hikâyeler, mitler de felsefenin bir parçası.”

Nussbaum ise felsefenin kulelerden inip insanların konuştuğu dile dokunmasını savunur: “Felsefenin dili, çoğu zaman kapandığı o soyut yüksekliklerden geri dönmeli; gündelik hayatın zenginliğine, insanın nabzına kulak vermeli. İnsanların kendilerini nasıl ifade ettiklerini dinlemeli. Bunu yapmanın yolu hikâyelerden geçiyor.”

Kırılganlığın Güzelliği

giyim, resim, taslak, çizim içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Alice ve Martin Provensen'in “Homeros İlyada ve Odysseia: Dev Altın Kitap” adlı eserinden illüstrasyon

Yunan tragedya geleneğinin binlerce yıl ötesinden fısıldanan seslerle konuşan Nussbaum, iyi bir insan olmanın temelinde kırılganlığı kabullenmek olduğunu söyler. Bu kırılganlık, bizi incitebilecek güçlere karşı açık olmak demektir ama tam da bu açıklık, bizi insan yapan şeydir.

“İyi bir insan olmak, engelleyemeyeceğiniz bir şey tarafından yıkılabilme ihtimalinizin her zaman var olduğu anlamına gelir. Dünya karşısında açık olmak; kontrolünüz dışındaki belirsizliklere güvenebilmek… Bu, kimi zaman suçunuz olmayan koşullarda parçalanmanıza neden olabilir.
Ama insanın güzelliği, bir mücevherin sertliğinde değil; bir bitkinin narinliğinde yatar — kırılgan ama o kırılganlık olmadan var olamayan bir güzellik.”

İnsanın En Büyük Yarası: Ruhunu Taşlaştırması

İnsanın trajedisi, yaralanabilir olması değildir aslında. En büyük trajedi, incinmemek uğruna ruhu taşlaştırmasıdır. Nussbaum bunu şöyle anlatır: “İnsan olmak, başkalarından sözler almak ve onların size iyi davranacağına güvenmek demektir. Bu düşünce dayanılmaz hale geldiğinde kişi kendi içine kapanabilir. ‘Sadece kendi rahatım için yaşarım, öfkemi beslerim, topluma ait olmayacağım’ diyebilir. Ama bu, ‘Artık insan olmayacağım’ demektir.”

Toplumdan umudunu kesenlerin içine çekildiği karanlık çukur budur. Kendinden başka kimseye güvenmemek, kimseyle bağ kurmamak. Nussbaum, bunun artık insani bir hayat olmadığını söyler.

Hayat çoğu zaman iyidir, dengedir; ama bazen insanı iki değerli şey arasında bırakır. Aiskhylos’un Agamemnon oyunundaki gibi… Bir baba, ordusunu mu kızını mı kurtaracağını seçmek zorunda kalır.

Ve aslında modern hayat da bu tür küçük trajedilerle doludur. Önemli bir toplantı ile çocuğunuzun gösterisi aynı ana denk geldiğinde, ikisinden biri mutlaka yara alır. Bu, kötü bir ebeveyn ya da kötü bir çalışan olduğunuz için değil; sadece hayat böyle aktığı için.

Nussbaum “Trajedi, yalnızca iyi yaşamaya çalışanların başına gelir. Umursamaz biri için bu çatışmalar yoktur. Ama insan, bağlılıklarını hafif tutmamalıdır. Dünya böyle diye arzularını kısmamalı; dünyadan iyi yaşamı koparmaya çalışmalıdır. Evet, bu yol trajediye uğratabilir — ama insan olmanın bedeli budur” diyor…

Dünyanın çelişkileriyle savaşmak yerine, belki de Alan Watts’ın öğütlediği gibi, evreni “içinde uyumla taşıdığı çatışmaların bir bütünü” olarak görmek gerekiyor.

Bugün itibarı ile bu öneriye ne cevap verilir bilemiyorum.