Bu yazıyı sanata ve arkeolojiye gönül vermiş, her türden müze gezmeyi seven biri olarak ve maalesef üzülerek kaleme alıyorum. Mavişehir’de geçen hafta mahalle sakinleri, üç gün boyunca, ellerinde bir avuç kalan yeşil alana sahip çıkmak için bir araya geldiler ve çok uygarca seslerini duyurmaya çalıştılar. Yeşil alanı tel çitlerle çeviren, bu alana müze, seramik atölyesi, heykel sergisi, tören alanı yapmaya niyetlenen Karşıyaka Belediyesi’ne seslerini duyurmaya çalıştılar. Yaşlısı genci hep beraber tel çitlere siyah kurdele bağladılar, arada düdük çaldılar, türkü söylediler ve dediler ki: “Bizi de duyun!”

Bir belediyenin bundan daha fazla dikkate alması gereken bir görüntü olabilir mi? Bu durumda halkçı bir belediyenin halkın sesine ve isteklerine kulak vermemesi düşünülebilir mi? Artık bu noktada, mahallelinin istekleri göz ardı edilebilir mi?

Haklısınız, bence de bu soruların yanıtı, hayır…

Çünkü mesele artık yalnızca Fotoğraf Müzesi’nin ve diğer yapıların nereye yapılacağı meselesi değildir. Mesele, Karşıyaka’nın giderek yok olan yeşil alanlarına nasıl baktığımızdır. Mesele, kentte yaşayan insanların kendi mahalleleriyle ilgili kararlara ne ölçüde katılabildiğidir. Mesele, “kamu yararı” denilen kavramın kimin tarafından, nasıl ve hangi şeffaflıkla tanımlandığıdır. Mesele, betona yenik düşen kentimizin giderek nasıl çoraklaştığıdır.

Ve daha önemlisi, mesele şudur: Bir belediye, bölgede kalan son yeşil alanlara gerçekten dokunmadan da kültür yatırımı yapamaz mı?

Elbette yapabilir, yapmalıdır. Bu ayakta alkışlanacak bir durumdur. Zaten çağdaş belediyeciliğin sınavı da tam burada başlar. Karşıyaka Belediyesi’nin Fotoğraf Müzesi’ni daha uygun koşullarda yaşatma düşüncesine kim karşı çıkabilir? Hamza Rüstem’in fotoğraf arşivi, İzmir’in kültürel belleğinin önemli parçalarından biridir. Müzenin daha nitelikli bir mekâna taşınması da elbette tartışılabilir. Nitekim belediye de müzenin kapanmadığını, yeni bir kültür ekosistemi içinde yaşatılacağını söylüyor. “Sergi Yaka” adı altında Hamza Rüstem Fotoğraf Evi Müzesi, Haberleşme Müzesi, Arkeolojik eser sergileri, atölyeler ve kültür alanlarından oluşan daha geniş bir yapı tasarlanıyor. Buraya kadar her şey çok güzel.

Güzel. Ama burada durup sormamız gerekiyor: Bütün bunları yapmak için neden gözümüz önce yeşile dönüyor? Yeşil alanları daha güzel ve bakımlı hale getirmek varken, neden önce onlar heder ediliyor? Bilinmiyor mu, insanlar bu bir avuç yeşillikte nefes alabiliyor?

Çünkü Türkiye’de şehircilik anlayışımızın en hastalıklı taraflarından biri de bu. Boş gördüğümüz her yere bir işlev yüklemek. Parkı “değerlendirmek”, yeşil alanı “atıl alan” olarak görmek; oraya buraya, irili ufaklı yapılar kondurmak… Park, lütfen park olarak kalsın. Parkın boş kalması zaten onun işlevidir. Bir park illa bir müze olmak zorunda değildir. Bir parkın görevi park olmaktır. Yeşile hasretiz ve daha çok park alanına ihtiyacımız var.

Çocukların koşturduğu, yaşlıların dinlendiği, kuşların uçuştuğu, insanların gölgesinde soluklandığı, toprağın yağmur suyunu emdiği, yaz sıcağında beton kütlelerinin arasında hava cereyanının oluştuğu bir alan olmasın mı? Halk için bütün bunları sağlamak gerçekten zor mu?

Bunların hiçbiri belediye bütçesinde “gelir” olarak görünmez. Ama kentin gerçek zenginliği de bunlardır. Makamlar gelip geçicidir ve iyi yâd edilmek her şeyden daha kıymetlidir.

Karşıyaka Belediye Başkanı Sayın Yıldız Ünsal, 7 Eylül’deki meclis toplantısında yeni müzenin Avni Yelkenbiçer Parkı çevresinde belediyeye ait ayrı bir parselde yapılacağını, yeşil alanın içine müdahale edilmeyeceğini açıklamış.

Ama bugün Mavişehir’de insanları endişelendiren şey, “merak etmeyin, yeşile dokunmayacağız” cümlesi değil. Peki nasıl dokunulmayacak? Ağaç kesmeden bunlar mümkün olabilecek mi? Asıl merak edilenler, bu soruların yanıtları… Bu proje yeşil alanın içinde kaybolup mu gidecek, yoksa yeşil alanı yok mu edecek?

Bir de ne yazık ki ‘bütçe’, yani ‘para’ meselesi var. Karşıyaka Belediyesi ekonomik sıkıntılardan söz ediyor. Haklı veya haksız, bu başka bir tartışmanın konusu…. Ama kamu kaynakları söz konusu olduğunda, yurttaşın hesap sorma hakkı da vardır. Belediye Başkanı, müzenin kendi olanaklarıyla yapılacağını, bağışçıların da katkısına açık olduklarını söylüyor.

Peki maliyet nedir? Belediyenin ayırdığı kaynak ne kadardır? Kültür Bakanlığı'nın katkısı olacak mıdır? Bağışçı bulunamazsa proje nasıl finanse edilecektir? Yapım bittikten sonra yıllık işletme gideri nedir? Personel gideri, enerji gideri, bakım gideri, güvenlik gideri ne olacaktır? Bütün bunlar kamuoyu ile paylaşılsa iyi olmaz mı? Özlenen, beklenen halkçı belediye tavrı bu değil midir? Çünkü belediye “paramız yok” diyorsa eğer, yurttaşın “bu yatırımın kaynağı nereden gelecek” diye sorması kadar doğal bir şey olabilir mi? Bir de işin bir başka tatsız tarafı var ki, o da şu: Ya bu proje de sahil şeridi düzenlemesi, Opera Binası yapımı gibi, türlü nedenlerle hayata geçirilemezse… Düşüncesi bile insanı üzüyor.

Şeffaflık yalnızca hesap vermek zorunda kalındığında başvurulacak bir yöntem değildir. Şeffaflık, karar alınmadan önce başlamalıdır.

Karavan meselesi ise aynı fotoğrafın başka bir karesi. Mavişehir’de yıllardır tartışılan karavan meselesi aslını arasanız hiç de önemsiz bir ayrıntı değildir. Karavanların kamusal alanları işgal etmesi ile parkların yapılaşmaya açılması ilk bakışta birbirinden farklı sorunlar gibi görünür.

Değildir! İkisinin ortak noktası, ‘kamusal alan yönetimi’dir. Kamusal alan sahipsiz değildir, bırakılmamalıdır. Tam tersine, hepimizindir, bizimdir. Bizlerin adına da yerel yönetimler sahip çıkmalıdır. Karavanın gelişi güzel bırakıldığı alan da bizimdir. Çocuğun oynadığı park da bizimdir. Ağacın altındaki gölge de bizimdir. Kültürel yapıların bulunduğu alanlar da bizimdir. Daha çok yeşil alana ve daha çok kültürel sahaya ihtiyacımız var. Fakat lütfen birini yaparken, diğerini gözden çıkarmayalım. Belediyemizin sağduyulu davranacağına ve farklı kamusal ihtiyaçlar arasında adil bir denge kuracağına inanmak istiyorum.

Mavişehir’de mahallelinin talebi bu anlamda küçümsenmemelidir. Çünkü kent yurttaşlığı tam da budur. İnsanların yaşadıkları mahallenin kaderine sahip çıkmasıdır. Belediye meclisi karar aldı diye tartışma bitmemelidir.

Demokrasi yalnızca seçimden seçime sandığa gitmek değildir. Bir belediye meclisinin karar alması, elbette demokratik yönetimin bir parçasıdır. Ancak katılımcı demokraside yurttaş da karar sürecine dahil edilmelidir.

Önerim şudur: Bağımsız şehir plancıları, mimarlar, peyzaj mimarları, çevre uzmanları, mahalle temsilcileri ve site yöneticileri dinlenmelidir. Ve mümkünse çeşitli seçenekler oluşturulmalıdır.

Çünkü iyi belediyecilik, kararını yurttaşa kabul ettirmek değil; yurttaşla birlikte daha iyi kararı bulabilmektir. Başkanımız Yıldız Hanım’ın bu konuda duyarlı davranacağına inancım sonsuz. Çünkü o da iyi biliyor ki, “Ben yaptım, oldu!” anlayışının modası çoktan geçti. Karşıyaka’nın zaten kültürle özdeş bir kimliği var. Müzeler yapılabilir. Heykel sergileri açılabilir. Atölyeler kurulabilir. Festivaller düzenlenebilir. Bizden mutlusu da olamaz. Ama bunların hiçbiri yeşilin alternatifi değildir. Kültür ile doğayı birbirinin rakibi haline getirmemeliyiz.

Tam tersine, kültür politikasının tam merkezine doğayı da koymalıyız. Mavişehir’de bugün tel çitlere siyah kurdele bağlayan insanların yaptığı şey, bana göre yalnızca bir parkı savunmak değildir.

Onlar belediyeden çok basit bir şey istiyorlar: “Biz burada yaşıyoruz. Burası bizim hayatımızın bir parçası. Bizim adımıza karar vermeyin; lütfen bizimle birlikte karar verin.”

Çünkü parklar belediyelerin mülkü olabilir. Ama kentlilerin hayatıdır.

Ve hayat üzerine, hiçbir belediye tek başına tasarrufta bulunmamalıdır.