Saddam’ın silah sırlarını açığa çıkaran ihanet

Hüseyin Kamil’in kaçışının hikâyesi yalnız kitle imha silahlarıyla ilgili değildi. Saddam’ın ailesinde başka bir savaş yaşanıyordu ve bu savaşın karşı tarafında büyük oğlu Uday vardı. Birleşmiş Milletler yaptırımları altında Irak fakirleşirken rejimin çevresinde petrol, dış ticaret ve yaptırımları delmeye yönelik kaçakçılık kanalları önemli bir servet ve iktidar kaynağına dönüşmüştü. Uday ile Kamil bu alanlarda da karşı karşıya geliyordu. Uday’ın kontrolündeki Babil gazetesi Hüseyin Kamil’i hedef almaya başlamıştı. Saddam’ın Irak’ında rejime yakın bir gazetenin böylesine güçlü bir aile üyesine saldırması sıradan bir basın polemiği değildi.

Dönemin Amerikan istihbarat kaynaklarına dayanan haberler, Kamil’in Uday’dan giderek daha fazla korktuğunu gösteriyordu. Uday’ın kendisini öldürebileceğinden endişe ettiği aktarılıyordu. Kaçışın arkasındaki tek nedenin bu olduğunu söylemek mümkün değil; Kamil’in siyasi hırsları, Saddam’ın politikalarına ilişkin itirazları ve giderek daralan iktidar alanı da vardı. Fakat Uday artık yalnızca rakip değildi. Kamil açısından kişisel bir tehlike haline gelmişti.

Aynı günlerde Saddam ailesinin içindeki şiddetin ne kadar ileri gidebildiğini gösteren başka bir olay yaşandı. Saddam’ın anne tarafından üvey kardeşi Watban İbrahim el-Hasan, eski İçişleri Bakanı ve rejimin yıllarca en güçlü isimlerinden biriydi. Uday ile Watban arasında da nüfuz ve para meseleleri nedeniyle gerilim vardı. Ağustos 1995’in ilk günlerinde Watban ağır biçimde vuruldu. Olayın yeri ve ayrıntıları konusunda dönem kaynakları birbirini tutmuyor. Bazı anlatımlar Tikrit’teki bir aile toplantısını, bazıları ise Bağdat yakınlarında düzenlenen bir eğlenceyi işaret ediyor. Ancak Uday’ın Watban’a ateş ettiği ve onu ağır yaraladığı yönündeki bilgiler birden fazla kaynakta yer alıyordu. Watban ölmedi; daha sonra bacağının kesilmek zorunda kaldığı bildirildi. Bağdat yönetimi ise olayı bir kaza olarak açıklamaya çalıştı.

Watban’ın vurulmasını Hüseyin Kamil’in kaçışının doğrudan nedeni olarak göstermek doğru olmaz. Kamil’in kaçma kararını daha önce verdiğine ilişkin bilgiler vardı. Nitekim daha sonra yaptığı açıklamalarda, ayrılmadan yaklaşık on gün önce eşi Raghad’a kararını bildirdiğini anlatacaktı. Ancak Watban olayı, Saddam ailesinin içindeki mücadelede hangi sınırların aşılabildiğini gösteriyordu. Hüseyin Kamil’in korktuğu Uday, kendi amcasını ağır yaralayabilecek kadar tehlikeli bir adamdı.

Kamil artık kararını vermişti. 7 Ağustos 1995’te Bağdat’tan ayrıldı. Dışarıdan bakıldığında yolculuk resmî bir görev izlenimi veriyordu. Yanında kardeşi Saddam Kamil vardı. Saddam Kamil de ailenin içindeydi; Saddam Hüseyin’in diğer kızı Rana ile evliydi ve devlet başkanının kişisel güvenlik düzeni hakkında önemli bilgilere sahipti. Fakat iki erkek yalnız değildi. Saddam’ın kızları Raghad ve Rana ile çocukları da konvoydaydı. Saddam yalnız iki damadını kaybetmiyor, iki kızı ve torunları da Irak’tan çıkıyordu.

Hüseyin Kamil daha sonra sınır geçişini anlatırken, sahip olduğu konum sayesinde hiçbir askerî görevlinin kendisini durduramadığını söyleyecekti. Konvoy 8 Ağustos’ta Amman’a ulaştı ve Ürdün Kralı Hüseyin’den sığınma talep etti. Saddam’ın evindeki savaş artık dünyanın gözü önündeydi.

Bağdat’tan gelen en dikkat çekici tepkilerden biri Saddam’ın kendisinden geldi. Hüseyin Kamil’i yalnız bir firari olarak değil, bir hain olarak tanımladı. Damadını tarihin en bilinen ihanet simgelerinden biriyle karşılaştırdı; ihanetini Yahuda’nınkiyle kıyasladı. Ardından damadının geleceği hakkında dikkat çekici bir öngörüde bulundu: Düşmanları Hüseyin Kamil’den öğrenebilecekleri her şeyi öğrenecek, bildiklerini alacak, sonra işleri bittiğinde onu bir kenara bırakacaklardı.

Saddam yalnızca kamuoyu önünde konuşmadı. Uday Amman’a gitti. Yıllardır Hüseyin Kamil’le iktidar mücadelesi veren Saddam’ın oğlu şimdi onu eve dönmeye ikna etmeye çalışıyordu. Dönemin Ürdünlü yetkililere dayandırılan haberlerine göre Uday önce Hüseyin Kamil’le yalnız görüşmek istedi; Kamil bunu reddetti. Ardından kız kardeşleri Raghad ve Rana’yı görmek istedi, fakat buna da izin verilmedi. Sonunda taraflar Kral Hüseyin’in huzurunda kısa süreliğine karşı karşıya geldi. Görüşme sonuç vermedi. Damatlar kararlarını değiştirmedi ve Uday Bağdat’a onlarsız döndü.

Washington’da ise aynı olay bambaşka bir heyecan yaratmıştı. Ürdün Kralı Hüseyin, Clinton yönetimiyle temasa geçti. Başkan Bill Clinton kralla konuştu ve Bağdat’ın Ürdün’e karşı misillemede bulunması halinde Amerika’nın Ürdün’ün yanında duracağı konusunda güvence verdi. Beyaz Saray’ın içindeki asıl soru ise daha büyüktü: Saddam’ın rejimi çözülüyor muydu?

Amerikan yönetimindeki değerlendirmelerde Hüseyin Kamil’in kim olduğu özellikle vurgulanıyordu. Bu adam rejimin kenarından gelmiyordu; Saddam’ın en iç halkasından çıkmıştı. Irak’ın askerî sanayi sistemini yönetmiş, yasaklı silah programlarının merkezinde bulunmuştu. Saddam Kamil ise devlet başkanının kişisel güvenlik düzeni hakkında bilgi sahibiydi. Bir gecede Washington’ın önüne iki olağanüstü bilgi kaynağı çıkmıştı: Biri Saddam’ın silahlarını, diğeri güvenlik sistemini biliyordu.

Ancak Beyaz Saray’daki heyecanın yanında ciddi bir ihtiyat da vardı. Amerikan yetkilileri bunun Saddam rejiminde daha geniş bir çözülmenin başlangıcı olup olmadığını değerlendiriyordu. Ellerinde henüz böyle bir sonuç çıkarmaya yetecek kanıt yoktu. Saddam’ın ailesinde çok ciddi bir çatlak açılmıştı ama bu, Bağdat’taki rejimin çökmek üzere olduğu anlamına gelmiyordu. Washington’ın cevabını bilmediği başka bir soru daha vardı: Hüseyin Kamil neden kaçmıştı? Aile içindeki para ve nüfuz savaşı mı, Uday korkusu mu, Saddam’ın politikalarından duyduğu rahatsızlık mı, yoksa Saddam’dan sonraki Irak’ta kendisine yer kalmadığını anlaması mı? Amerikalılar kesin cevabı bilmiyordu.

Kamil 12 Ağustos’ta gazetecilerin karşısına çıktığında kendi gerekçelerini anlattı. Irak’ın yıllardır savaştan savaşa sürüklendiğini, ülkenin ağır borçlar altında kaldığını ve baskıların arttığını söyledi. Saddam’ın politikalarını değiştirmeye çalıştığını fakat başaramadığını ileri sürdü. Üstelik yalnızca rejimi eleştirmekle kalmadı; Saddam’ın devrilmesi için siyasi ve askerî yollarla çalışacağını açıkladı. Ancak Washington açısından Kamil’in siyasi iddiaları kadar önemli olan başka bir şey vardı: Irak’ın silah programlarına ilişkin bildikleri.

Bu sırada Bağdat’ta da önemli gelişmeler yaşanıyordu. Irak yönetimi, Kamil’in kaçışının ardından Birleşmiş Milletler müfettişlerine daha önce açıklanmamış bilgiler vermeye başladı. 20 Ağustos 1995’te BM heyeti, Kamil ailesine ait olduğu belirtilen bir çiftliğe götürüldü. Burada metal sandıklar ve kutular içinde çok büyük miktarda belge ve malzeme gösterildi. Belgeler Irak’ın geçmişteki nükleer, kimyasal, biyolojik ve füze programlarıyla ilgiliydi. Bağdat’ın açıklaması basitti: Bütün bunları Hüseyin Kamil saklamıştı.

Fakat Birleşmiş Milletler müfettişleri bu açıklamaya kuşkuyla yaklaştı. Belgelerin ortaya çıkış biçimi, Irak yönetiminin daha önceki beyanlarının güvenilirliğine ilişkin şüpheleri artırıyordu. Kamil’in kaçışından hemen sonra ortaya çıkarılan bu dosyalar, Irak’ın yasaklı silah programları konusunda yıllardır ne kadar eksik bilgi verdiğini de gösteriyordu. Üstelik Irak, daha önce inkâr ettiği biyolojik silahların askerî amaçlarla hazırlanmış olduğunu da bu dönemde kabul etmek zorunda kalmıştı.

İki gün sonra, 22 Ağustos 1995’te, Amman’da yeni bir görüşme başladı. Hüseyin Kamil’in karşısında bu kez Saddam yoktu. Birleşmiş Milletler Özel Komisyonu Başkanı Rolf Ekéus, füze uzmanı Nikita Smidovich ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan Maurizio Zifferero vardı. Saddam’ın birkaç ay önce Bağdat’ta kendi karşısında dinlediği adam şimdi Irak’ın devlet sırları hakkında sorulara cevap veriyordu.

Kamil, Irak’ın silah programlarının gerçek boyutunu müfettişlerden sakladığını, programların kapsamının tam olarak açıklanmadığını anlattı. Sonra konuşma çok daha kritik bir noktaya geldi: Silahların kendileri neredeydi? Hüseyin Kamil’in cevabı, yıllar sonra Irak Savaşı tartışmalarının en önemli belgelerinden biri haline gelecekti. Yasaklı silahların imha edildiğini söyledi. Kimyasal silahların yok edilmesi emrini kendisinin verdiğini, biyolojik silahların ve yasaklı füze stoklarının da imha edildiğini ileri sürdü.

Müfettişler bu iddiaların ayrıntılarını sorguladı. Eğer silahlar gerçekten yok edilmişse imhanın kanıtları neredeydi? İmha kayıtları, belgeler ve kalıntılar neredeydi? Kamil’in anlattığı Irak tuhaf bir ikili gerçekliğe sahipti. Silahların kendilerinin imha edildiğini söylüyor ama Irak’ın üretim bilgisini, çizimlerini ve gelecekte yeniden üretime geçmesini sağlayabilecek bazı teknik imkânlarını koruduğunu anlatıyordu. Ancak bunlar Kamil’in beyanlarıydı; müfettişlerin bağımsız olarak doğruladığı sonuçlar değildi.

Bağdat’ta Saddam’ın karşısında söylediği “Her şeyi açıklamadık” cümlesi ile Amman’da müfettişlere söylediği “Silahları imha ettik” sözü aslında birbirini dışlamıyordu. Irak geçmişte silah üretmiş, bunu saklamış, programlarının gerçek kapsamını açıklamamış ve daha sonra silah stoklarının önemli bölümünü imha etmiş olabilirdi. Fakat Washington açısından çok daha büyük bir sorun doğmuştu: Saddam’ın rejimi yıllarca yalan söylemişse, şimdi silahlarının yok edildiğini söylediğinde buna neden inanılacaktı?

Bu gelişmeler Washington’ın Saddam hakkındaki kuşkularını daha da derinleştirdi. Saddam yalnızca kimyasal silah kullanmış bir lider değildi; aynı zamanda silah programları konusunda kanıtlar ortaya çıkıncaya kadar bilgi saklayan bir rejimin başındaydı. Sekiz yıl sonra George W. Bush yönetimi Irak’ın hâlâ kitle imha silahlarına sahip olduğunu ileri sürdüğünde, 1995’te yaşananlar Washington’ın hafızasında olacaktı. Ancak geçmişteki gizleme faaliyetleri, Irak’ın 2003 yılında da iddia edilen silah stoklarına sahip olduğunu tek başına kanıtlamıyordu.

Hüseyin Kamil’in kendi geleceği ise beklediği gibi gelişmedi. Saddam’dan kaçmıştı ama Saddam’ın doğal alternatifi haline gelmedi. Irak muhalefeti ona güvenmiyordu. Kürtler ve Şiiler onu yıllarca Saddam’a karşı mücadele etmiş bir muhalif olarak değil, Saddam’ın baskı sisteminin merkezinden çıkmış bir adam olarak görüyorlardı. Washington için ise siyasi lider olmaktan çok önemli bir bilgi kaynağıydı. Aylar geçtikçe Amman’daki siyasi imkânları daraldı.

Sonra Bağdat’tan haber geldi: Saddam onları affedecekti. Hüseyin Kamil, Saddam’ın nasıl bir sistem kurduğunu dünyadaki insanların çoğundan daha iyi biliyordu. O sistemin içinde yükselmiş, silahlarını yönetmiş, sırlarını saklamış ve iktidarını korumuştu. Yine de dönmeye karar verdi. Bu kararın ardındaki ailevi ve siyasi nedenler konusunda farklı anlatımlar vardı. 20 Şubat 1996’da Hüseyin Kamil, kardeşi Saddam Kamil, Raghad, Rana ve çocuklar Irak’a geri döndüler.

Saddam’ın verdiği af kâğıt üzerinde duruyordu ama aile artık aynı aile değildi. Raghad ile Rana’nın kocalarından boşandıkları açıklandı. Irak devletinin açıklamalarında iki damat artık Saddam ailesinin üyeleri değil, vatana ve aileye ihanet etmiş adamlardı. 23 Şubat’ta Hüseyin Kamil ile kardeşinin bulunduğu evin çevresinde silahlı bir çatışma yaşandı. Irak makamlarının açıklamasına göre saldırıyı ailelerinin bazı üyeleri gerçekleştirmişti. Çatışmanın sonunda Hüseyin Kamil ve Saddam Kamil öldürüldü; babaları ve başka bir kardeşleri de hayatını kaybetti. Olayın bütün ayrıntıları bağımsız kaynaklarca doğrulanamadı.

Bağdat’ın resmî anlatısına göre bu bir devlet infazı değildi; ihanete uğramış Kamil ailesinin kendi onurunu temizlemek için yaptığı kanlı bir hesaplaşmaydı. Dışarıdaki gözlemciler buna kuşkuyla baktı. Saddam’ın damatlarının öldürülmesini doğrudan kendisinin emrettiğini kesin biçimde ortaya koyan, kamuya açık ve doğrulanmış bir belge bulunmuyor. Bununla birlikte olayın yalnızca aile içi bir hesaplaşma olduğu yönündeki resmî açıklama da bağımsız olarak kanıtlanmış değildi.

Saddam’ın aylar önce damadının geleceğine ilişkin söylediği söz gerçek oluyordu. Düşmanları Hüseyin Kamil’den öğrenebilecekleri her şeyi öğrenecek, sonra onu bir kenara bırakacaklardı. Kamil gerçekten de bildiklerini anlatmıştı. Batılı devletler onu Saddam’ın yerine geçecek bir lider olarak benimsememişti. Irak’a dönmüş ve üç gün sonra öldürülmüştü.

Fakat damadının ölümü, anlattıklarını ortadan kaldırmamıştı. Bağdat’taki gizli toplantının kaydı, Amman’daki sorgunun tutanağı, Birleşmiş Milletler’in dosyaları ve Washington’ın değerlendirmeleri kalmıştı. Bu belgeler Saddam yönetimi hakkında birbirinden farklı ama aynı derecede önemli üç gerçeği ortaya koyuyordu: Irak kimyasal silah üretmiş ve kullanmıştı; silah programlarının gerçek kapsamını yıllarca saklamıştı; fakat Saddam’ın kendi damadı aynı zamanda yasaklı silah stoklarının imha edildiğini ileri sürüyordu.

Bundan sonraki yılların trajedisi bu üç gerçeğin arasındaki boşlukta büyüyecekti. Washington geçmişte yakaladığı yalanlara bakarak Saddam’ın bundan sonra söyleyeceklerine güvenmeyecekti. Saddam yönetimi ise Amerikan baskısını kendi iktidarının geleceğine yönelik bir tehdit olarak görmeyi sürdürecekti. Her iki taraf da karşısındakinin niyetlerini anladığını düşünüyordu. Oysa geçmişin yarattığı güvensizlik, yeni bilgilerin nasıl yorumlandığını da belirliyordu.

Birkaç yıl sonra bu güvensizlik yeniden kapalı kapıların arkasına taşınacaktı. Önce Bill Clinton yönetiminin, ardından George W. Bush yönetiminin toplantılarında Irak yeniden tartışılacaktı. Ve sonunda Washington’daki masanın başında, 1991’de savaşı durduran George Bush’un babası değil, oğlu oturacaktı.

…devam edecek

Üçüncü Bölüm İçin Kaynaklar

  1. Birleşmiş Milletler Özel Komisyonu (UNSCOM), 1999 Silahsızlanma Raporu. Irak’ın biyolojik ve kimyasal silah programları, gizlenen bilgiler, Hüseyin Kamil’in kaçışı ve Haidar çiftliği belgeleri.
  2. Birleşik Krallık Avam Kamarası Dışişleri Komitesi, Irak’ın Silahları Hakkındaki Yazılı Kanıtlar (2003). Hüseyin Kamil’in 22 Ağustos 1995 tarihli sorgu tutanağı ve silahların imhasına ilişkin açıklamalar.
  3. The Washington Post, Saddam Curbs Role of Kin in Iraq’s Regime, 22 Ekim 1995. Uday ile Hüseyin Kamil arasındaki iktidar mücadelesi, Watban olayı ve Saddam ailesindeki çatışmalar.
  4. TIME, Treacherous Return, 23 Şubat 1996. Hüseyin Kamil ve kardeşinin Irak’a dönüşü, Saddam ailesindeki gelişmeler ve öldürülmeleri.