El-Avca’dan Bağdat’a İktidarın Arkeolojisi

Bağdat, 2003

Saddam Hüseyin’in heykelleri devrilirken dünya, yirmi dört yıl boyunca Irak’ı yöneten bir diktatörün iktidardan düşüşünü izliyordu. Amerikan askerleri Bağdat’a girmiş, iktidarını korumak için kurduğu güvenlik aygıtı çökmüş, kendisini çevreleyen generaller ve parti yöneticileri dağılmıştı.

Peki, Irak devletinin kurumları nasıl olmuştu da onca zaman tek bir adamın iradesine bu kadar bağımlı hale gelmişti?

Bu sorunun cevabı yalnızca Saddam’ın kişiliğinde aranamazdı. Onu yetiştiren aile ilişkilerine, Irak’ın aşiret yapısına, İngiliz nüfuzu altında şekillenen monarşiye, ordunun siyaset üzerindeki etkisine ve Arap milliyetçiliğinin yükselişine bakmak gerekiyordu. Çünkü Saddam’ın iktidara yürüdüğü yol, daha o doğmadan önce Irak’ta başlayan mücadelelerin içinden geçiyordu.

HikâyeTikrit yakınlarındaki küçük bir köyden başlıyor.

El-Avca, 28 Nisan 1937

Dicle Nehri yakınlarında, Tikrit’in güneyinde bulunan El-Avca, tarım ve hayvancılıkla geçinen ailelerin yaşadığı küçük bir yerleşimdi. Bağdat’taki yönetim değişiklikleri, uluslararası anlaşmalar ve İngilizlerle yapılan pazarlıklar burada yaşayan insanların gündelik hayatından uzak görünüyordu. Köylüler için toprağın verimi, hayvanların sağlığı, aile bağları ve aşiret ilişkileri çok daha doğrudan bir önem taşıyordu.

28 Nisan 1937’de bu köyde bir erkek çocuk dünyaya geldi. Adı Saddam Hüseyin Abdülmecid el-Tikriti’ydi. Arapçada Saddam adı, karşı koyan, direnen ya da mücadele eden kişi anlamlarıyla ilişkilendiriliyordu. Yıllar sonra Irak devletinin resmî anlatısı, bu adı onun siyasi kişiliğinin neredeyse doğuştan gelen bir işareti gibi sunacaktı...

Saddam’ın ailesi, Tikrit çevresinde yaşayan Sünni Arap topluluklarından El-Bu Nasır aşiretine bağlıydı. Aşiret ilişkileri, dönemin Irak kırsalında yalnızca soy bağı anlamına gelmiyordu. Aileler arasındaki dayanışmayı, evlilikleri, anlaşmazlıkların çözümünü ve kimi zaman devlet kurumlarına ulaşabilmenin yollarını da belirliyordu. Saddam’ın ileride iktidarını kurarken akrabalık ve hemşehrilik ilişkilerinden yararlanması, bu toplumsal çevrenin önemini gösterecekti. Ancak 1937’de henüz Irak’ta Baas Partisi kurulmamıştı ve bu çocuğun gelecekte cumhurbaşkanı olacağını düşündürecek herhangi bir siyasi konumu da yoktu.

Saddam’ın babası Hüseyin Abdülmecid’in akıbeti konusunda biyografik kaynaklar birbirinden ayrılıyor. Bazı anlatılara göre oğlu doğmadan önce ölmüş, bazılarına göre ise ailesini terk etmişti. Kesin olan, Saddam’ın babasının yetişme sürecinde belirleyici bir yer tutmadığıydı. Annesi SubhaTalfah el-Müsellat, zor ekonomik koşullar altında yaşamını sürdürmeye çalışıyordu.

Saddam’ın çocukluğu hakkındaki bilgilerin bir bölümü, yıllar sonra anlatılmış aile hatıralarına ve siyasi amaçlarla hazırlanmış biyografilere dayanıyor. Bu nedenle ona atfedilen her çocukluk hikâyesini tartışmasız bir gerçek olarak kabul etmek mümkün değil. Özellikle Saddam iktidara geldikten sonra, yoksulluk içinde büyüyen ve bütün engelleri aşarak yükselen çocuk anlatısı, rejimin siyasi propagandasının da parçası haline geldi.

El-Avca, 1940’lı yıllar

Subha, İbrahim el-Hasan ile evlendi. Saddam’ın üvey babasıyla ilişkisi, birçok biyografide sert ve çatışmalı olarak anlatılır. Bazı tanıklıklar, çocuğun kötü muamele gördüğünü, çalıştırıldığını ve eğitimine önem verilmediğini ileri sürer. Ancak bu ayrıntıların tamamı bağımsız belgelerle doğrulanabilmiş değil.

Saddam’ın yaşamındaki asıl değişim, annesinin kardeşi HayrallahTalfah’ın yanına gitmesiyle başladı. Hayrallah, sıradan bir akrabadan çok daha fazlasıydı. Irak ordusunda görev yapmış, Arap milliyetçiliğini benimsemiş ve ülkesindeki İngiliz etkisine karşı çıkan siyasi çevrelerle ilişkili bir isimdi. Saddam’ın ileride benimseyeceği düşünceler üzerinde etkisi olduğu kabul edilen bu dayının geçmişi, Irak’ın siyasi bağımsızlık mücadelesiyle yakından bağlantılıydı.

Hayrallah’ın kim olduğunu anlamak için 1937’den de geriye gitmek gerekiyor.

Bağdat, 1921

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, Mezopotamya toprakları İngiliz denetimi altına girmişti. İngiltere, eski Osmanlı vilayetleri olan Bağdat ve Basra ile Musul bölgesini yeni Irak devletinin sınırları içinde birleştirmeye yöneldi. Ancak Musul’un statüsü, Türkiye ile İngiltere arasında anlaşmazlık konusu olmaya devam etti. Milletler Cemiyetinin 1925’teki kararının ardından 1926 Ankara Antlaşması’yla Türkiye-Irak sınırı üzerinde anlaşmaya varıldı. Bu bölgelerin nüfusları etnik, mezhepsel, ekonomik ve toplumsal bakımdan birbirinden farklıydı.

1921’de İngilizlerin desteğiyle Haşimi ailesinden Faysal, Irak kralı ilan edildi. Faysal, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı yönetimine karşı Arap İsyanı’nda yer almıştı. Yeni kralın görevi kolay değildi. Bir yandan birbirinden farklı toplulukları ortak bir devletin çatısı altında toplaması, diğer yandan İngiltere’nin Irak üzerindeki belirleyici etkisiyle baş etmesi gerekiyordu.

İngilizler için Irak yalnızca yeni kurulmuş bir devlet değildi. Basra Körfezi’ne ulaşım, Hindistan yolunun güvenliği ve giderek önem kazanan petrol kaynakları bakımından stratejik bir bölgeydi. Özellikle 1927’de Kerkük yakınlarında büyük petrol yataklarının keşfedilmesi, ülkenin uluslararası önemini daha da artırdı. Irak’ın bağımsızlığı tartışılırken petrolün işletilmesi, askerî üsler ve dış politika üzerindeki İngiliz nüfuzu da tartışılıyordu.

Irak, 1932’de Milletler Cemiyetine kabul edilerek resmen bağımsız bir devlet oldu. Ancak İngiltere ile yapılan anlaşmalar, Londra’nın askerî ve stratejik ayrıcalıklarının sürmesini sağladı. Bu durum, özellikle ordu içindeki milliyetçi subaylar ve İngiliz etkisine karşı çıkan siyasi çevreler arasında tepki yaratıyordu.

Bağdat, Nisan 1941

İkinci Dünya Savaşı devam ederken Irak’ta İngiltere yanlısı yönetimle milliyetçi subaylar arasındaki mücadele keskinleşti. Raşid Ali el-Geylani, İngiliz nüfuzunu sınırlamaya çalışan subayların desteğiyle yeniden başbakanlığa geldi. İngiltere ise Irak’taki askerî ve stratejik çıkarlarının tehdit edildiğini düşünerek müdahalede bulundu.

Çatışmalar birkaç hafta sürdü. İngiliz kuvvetleri Bağdat’a ilerledi, Raşid Ali yönetimi çöktü ve İngiltere’ye yakın siyasi düzen yeniden kuruldu. Bu gelişme, Irak ordusundaki milliyetçi çevrelerde derin bir iz bıraktı. Ancak 1941 hareketi yalnızca İngiliz nüfuzuna karşı bir başkaldırı değildi. Raşid Ali yönetimi, İngiltere’ye karşı Almanya ve İtalya’dan da destek aramıştı. Dolayısıyla yaşananlar, İkinci Dünya Savaşı’nın Ortadoğu’ya uzanan güç mücadelesinin de bir parçasıydı.

HayrallahTalfah da 1941 hareketini destekleyen subaylar arasındaydı. Hareketin yenilmesinin ardından ordudan uzaklaştırıldı ve hapsedildi. Onun açısından bu yalnızca başarısız bir siyasi girişim değildi. İngiltere’nin Irak üzerindeki etkisine karşı yürütülen mücadelenin kişisel bir yenilgiye dönüşmesiydi.

Yıllar sonra Saddam, bu dayının yanında yetişecekti. Hayrallah’ın İngiliz müdahalesine, Haşimi monarşisine ve Arap dünyasının parçalanmışlığına ilişkin görüşleri, genç Saddam’ın tanıdığı siyasi düşünce ortamının önemli bir bölümünü oluşturacaktı.

Ancak bu ortamın yalnızca bir özgürlük mücadelesi olarak görülmesi de eksik olurdu. Dönemin Arap milliyetçiliği içinde bağımsızlık ve birlik talepleri kadar otoriter yönetim eğilimleri, askerî müdahaleyi meşru gören anlayışlar ve farklı siyasi akımlar da bulunuyordu. Saddam’ın ileride benimsediği siyaset, bu karmaşık mirasın içinden çıkacaktı.

Tikrit, 1947

Saddam yaklaşık on yaşındayken dayısı HayrallahTalfah’ın yanına giderek eğitim görme imkânı buldu. EfraimKarsh ve InariRautsi’nin biyografisine göre Hayrallah’ın hapisten çıkmasının ardından Tikrit’te onun yanına yerleşti ve ilk kez okula başladı. Saddam’ın on yaşına kadar düzenli bir eğitim görmediği, okula başladığında adını bile yazmakta zorlandığı da biyografik anlatılarda yer alıyor. Ancak çocukluğuna ilişkin bu ayrıntılar, sonraki yıllarda aktarılan tanıklıklara dayanıyor.

HayrallahTalfah’ın Arap milliyetçiliğine bağlılığı, Saddam’ın yetiştiği ortamın önemli özelliklerinden biriydi. Saddam’ın dayısıyla yaptığı konuşmaların içeriğini gösteren günlükler veya ayrıntılı çağdaş kayıtlar bulunmuyor. Ancak sonraki siyasi yaşamı ve biyografik tanıklıklar, Hayrallah’ın onun düşünsel çevresinde önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor.

Genç Saddam’ın önündeki yollardan biri askerlikti. Irak’ta ordu, yalnızca sınırları koruyan bir kurum değildi; siyaset üzerinde giderek artan bir güce sahipti. Subaylar hükümetleri etkileyebiliyor, darbe girişimlerinde bulunabiliyor ve kendilerini ülkenin geleceğini belirleme yetkisine sahip görüyorlardı.

Saddam’ın askerî okula girmeyi denediği, ancak kabul edilmediği çeşitli biyografilerde anlatılır. Bu girişimin tarihi ve başarısızlığının nedenleri konusunda kaynaklarda farklı ayrıntılar bulunuyor. Bununla birlikte, Irak ordusuna subay olarak giremeyen genç adamın yıllar sonra aynı ordunun başkomutanı olması ve generallerin kaderi üzerinde belirleyici güç kazanması, hayatındaki dikkat çekici karşıtlıklardan birini oluşturacaktı.

Bağdat, 1955

Saddam, on sekiz yaşındayken dayısı HayrallahTalfahile Bağdat’a taşındı. Karsh ve Rautsi’nin biyografisine göre 1947’de Tikrit’te başladığı öğrenimini 1955’te tamamladı ve aynı yılın sonbaharında Bağdat’taki El-Kerh Lisesine kaydoldu.Dolayısıyla on sekiz yaşında liseye başlaması, öğrenimine geç başlamasıyla bağlantılıydı.

Başkentte okullar, askerî kurumlar, siyasi tartışmalar ve farklı toplumsal kesimler bir aradaydı. Tikrit’teki yaşamından farklı olarak artık ülkenin siyasi merkezindeydi.Bağdat, Saddam için yalnızca yeni bir eğitim ortamı değildi. Monarşiye karşı çıkan milliyetçiler, komünistler, Arap birliğini savunan siyasi çevreler ve ordu içindeki muhalif gruplar, ülkenin geleceğine ilişkin farklı görüşler ileri sürüyordu. Saddam’ın siyasete yöneldiği yıllar, işte bu hareketliliğin yaşandığı yıllardı.

Kahire, 1952

Mısır’da Hür Subaylar Hareketi Kral Faruk’u devirdiğinde, Arap dünyasında yeni bir dönem başladı. Hareketin öne çıkan isimlerinden Cemal Abdülnasır, kısa sürede sömürgeciliğe karşı direnişin ve Arap birliğinin sembollerinden biri haline geldi. 1956’da Süveyş Kanalı Şirketini millîleştirmesi, İngiltere, Fransa ve İsrail’in askerî müdahalesine yol açan Süveyş Krizi’nin başlıca nedenlerinden biri oldu. Ancak kriz sonunda İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin geri çekilmesi, Nasır’ın bölgesel saygınlığını artırdı.

Bu gelişmeler Irak’taki genç milliyetçiler üzerinde de etkiliydi. İngiltere’nin desteklediği monarşiye karşı çıkan çevreler, Mısır’daki askerî devrimi ve Arap birliği düşüncesini dikkatle izliyordu. Saddam’ın siyasete yöneldiği yıllarda Mısır’da yaşananlar, Irak’taki siyasi tartışmaların da önemli bir parçasıydı.

Bağdat, 1957

Saddam, yirmi yaşına geldiğinde Arap Sosyalist Baas Partisine katıldı. Baas sözcüğü Arapçada yeniden diriliş veya yeniden doğuş anlamına geliyordu. Parti, Arap toplumlarının siyasi birliğini, bağımsızlığını ve toplumsal dönüşümünü savunuyordu. Hareketin düşünsel öncülerinden Mişel Eflak ve Selahaddin el-Bitar, Arap milliyetçiliğini kendilerine özgü bir sosyalizm anlayışıyla birleştirmeye çalışmıştı.

Ancak Baas, Irak’ta henüz güçlü bir iktidar partisi değildi. Monarşi yanlıları, komünistler, milliyetçiler ve farklı askerî gruplar arasındaki mücadelede kendisine yer açmaya çalışan siyasi örgütlerden biriydi. Üstelik partinin içinde de yöntem ve liderlik tartışmaları bulunuyordu.

Saddam’ın Baas’a katılması, hayatındaki en önemli siyasi tercihlerden biri oldu. Parti ona yalnızca bir ideoloji sunmuyordu. Gizli örgütlenme, disiplin, sadakat ve siyasi mücadele içinde yükselme imkânı da sağlıyordu. Genç Saddam, parlamenter tartışmalardan çok yeraltı örgütlenmesinin ve giderek sertleşen iktidar mücadelesinin içinde yetişecekti.

Bağdat, 14 Temmuz 1958

Irak ordusundan bir grup subay, Abdülkerim Kasım ve Abdüsselam Arif’in öncülüğünde monarşiyi devirdi. Kral II. Faysal ve kraliyet ailesinin bazı üyeleri öldürüldü. Haşimi monarşisi sona erdi, Irak cumhuriyet ilan edildi.

Bu olay yalnızca bir hükümet değişikliği değildi. İngiltere’nin desteğiyle kurulmuş siyasi düzen yıkılmış, ülkenin geleceğini belirleme iddiası taşıyan yeni güçler ortaya çıkmıştı. Ancak devrime katılan gruplar, nasıl bir Irak kurulacağı konusunda aynı düşüncede değildi.

Kasım, Irak’ın bağımsız bir cumhuriyet olarak güçlenmesini savunurken Nasır yanlıları Arap birliğini öne çıkarıyordu. Komünistler, Baasçılar ve ordu içindeki farklı çevreler arasında rekabet giderek sertleşti. Monarşinin yıkılması siyasi mücadeleyi sona erdirmemiş, yalnızca mücadelenin taraflarını değiştirmişti.

Saddam ve bağlı bulunduğu Baas çevreleri, kısa süre içinde Kasım yönetimine karşı konumlandı. Irak’ın geleceği için birbirinden farklı tasarılar vardı ve bunların arasındaki çatışma artık yalnızca konuşmalarla sınırlı kalmayacaktı.

Bağdat, 7 Ekim 1959

Başbakan Abdülkerim Kasım’ın otomobili, Bağdat’ta silahlı bir saldırının hedefi oldu. Saldırıyı düzenleyen grup, Baas Partisiyle bağlantılı genç militanlardan oluşuyordu. Saddam Hüseyin de grubun içindeydi.Suikast girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Kasım yaralı olarak kurtuldu, saldırganlardan bazıları öldürüldü ve Saddam da yaralandı. Saddam’ın yarasının nasıl oluştuğu ve kaçışı sırasında neler yaşandığı konusunda sonraki anlatılarda farklı ayrıntılar yer aldı. Baas rejiminin yıllar sonra bu olayı Saddam’ın cesaretini yücelten bir kahramanlık hikâyesine dönüştürmesi, tarihsel kayıtlarla resmî propagandayı birbirinden ayırmayı daha da önemli hale getiriyor.

Kesin olan, bu girişimin Saddam’ın siyasi hayatında yeni bir dönemi başlattığıydı. O artık yalnızca genç bir parti üyesi değildi. Ülkenin başbakanına yönelik başarısız bir suikast girişimine katılmış, aranan bir siyasi militan haline gelmişti.Irak’tan kaçarak önce Suriye’ye, ardından Mısır’a gitti.

Kahire, 1960

Saddam Hüseyin sürgündeydi. Irak’ta Kasım yönetimi iktidarını sürdürürken kendisi, Nasır’ın yönettiği Mısır’da yaşamaya başladı. Kahire, Arap milliyetçiliğinin düşünsel ve siyasi merkezlerinden biriydi. Üniversitelerde, kahvehanelerde ve sürgündeki siyasi çevrelerde Arap dünyasının geleceği tartışılıyordu.

Saddam burada eğitimini sürdürdü, siyasi ilişkilerini korudu ve Irak’taki gelişmeleri izledi. Bağdat’ta yarım bıraktığı lise öğrenimini Kahire’de tamamladı. Biyografik kaynakların bir bölümüne göre 1961’de, yirmi dört yaşındayken lise diplomasını aldı. Ardından Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenime başladı. Ancak hukuk öğrenimini tamamlamadı.

Kahire, Saddam için kalıcı bir yurt olmayacaktı. Irak’ta iktidar mücadelesi henüz sonuçlanmamıştı ve Baas Partisi yeniden güç kazanmanın yollarını arıyordu. Şubat 1963’te Abdülkerim Kasım yönetiminin devrilmesi, Saddam’ın ülkesine dönmesinin yolunu açacaktı.

…devam edecek