Mülkiyetin keşfi, paranın bulunması ve üretim/ihtiyaç sarmalında fena halde serbest piyasaya düşen hayat… Öyle ki nicedir, “Kaç paralık adamsın!” diye çemkiriyoruz, karşımızdakine. Şükürler olsun…

Sağcı kapitalistler ile solcu kapitalistler birbirine giriyor, servetin temiz ve kirli hallerini tartışıyorlar. Sonuç, mülkiyet ve para en yüce değer… ama kirli ama temiz, onlardan vazgeçilemez.

İnsan hayatının piyasalarla hemhal sürüp gittiği koşullarda, insanın değeri nedir?

Bu soruyu doğru yanıtlamak için bütün değerlerin piyasaya düşmesi sonucu üretim/tüketim sarmalında ortaya çıkan insanı sorgulamak gerekiyor. Tüketim öznesi olarak insanın hayata kattığı anlam.

Varoluşun kaotik yapısını oluşturan sonsuzlukta sonluluk bilinci, hayatı sorgulayan insanın çıkışsızlığıdır. İşte bu çıkışsızlık, teslimiyetin kaynağıdır.

Çıkışsızlık ile farkındalık arasında gelip giden insanı biata götüren koşullarda, kendini tutmayı bilen insan, “olmak yerine sahip olmayı” yeğleyen insanın altında kaldı. “Muktedirim ama yapmam” diyen insan hayatın kıyısına itilirken, “her şeye sahip olmaya ve istediğimi yapmaya muktedirim” diyen insan hayatın merkezine yerleşti. Bu tercih, hayatın piyasa değeriyle mütecanistir.

Tüketim toplumu piyasada olup bitiyor. Metalaşan toplumsal ilişkiler hayatın akışını belirliyor. Piyasalarda tüketerek tükenen insanın değeri, “sen kaç paralık adamsın!” seviyesinde hayata anlam katıyor.

Acı ama gerçek, değerler sisteminin piyasalarda belirlendiği mülkiyet toplumlarında, insana biçilen değer insan onuru ile mütecanis değil. Toplumsal yaşamın örgütlenmesi piyasa koşullarında olup bitiyor.

Ben ve Öteki, gösteri toplumunun piyasa koşullarında birbirimizi buluyoruz. Toplumsal ilişkilerin metalaştığı koşullarda... Ben’i bana tanımlayan Öteki ve Ben, tüketim kültürüyle malul iki yabancı…

Yabancının varoluş manifestosuna göre düstur; tüketim ilahlarının huzurunda diz çökmek ve hayatın piyasa değeriyle hemhal yaşamaktır.