12 Eylül 1980 darbesi ve sonraki döneme tanıklık etmiş biriyim. Tüm çocukluğum darbeyi hazırlayan terör ortamının göbeğinde geçti diyebilirim. O dönemden aklımda kalan pek çok kötü hatıra bugün belleğimde hala taptaze...
Yetmişli yıllarda her ilde pırtlak gibi açmış üniversite yoktu. Üniversite sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. İstanbul Üniversitesi bunların içerisinde en popüler olanlardandı. Dolayısıyla Anadolu'nun çeşitli illerinden gelen öğrencilerin de çekim ve toplanma merkeziydi.
Semtimiz İstanbul Üniversitesi'ne yakınlığı nedeni ile öğrencilerin geldikleri illerin adını taşıyan yurtlarla doluydu. Sokağın alt başında sağcı Trabzon Öğrenci Yurdu, üst başında ise solcu Niğde Öğrenci Yurdu vardı. Bir sabah, yangında mahsur kalan öğrencilerin feryadıyla uyandığımızı hatırlıyorum. Birbirlerinin binasını ateşe vermişlerdi.
Sokak çatışmalarının olmadığı gün yok gibiydi. Ben ve benden bir yaş küçük kardeşim iki sokak ötemizdeki okula, kulağımızın dibinden vızıldayarak geçen kurşunlara denk gelme tehditi altında gider gelirdik. Kardeşimle beraber mahallemizde onlarca gencin ve polisin gözümüzün önünde öldürülüşüne tanık olduk…
Okulda ise zorbalıkla sürüklenen öğrenci yürüyüşlerinden, boykotlardan dolayı eğitim ve öğretim neredeyse yapılamaz hale gelmişti. Beleşten sınıf geçmek isteyen militan öğrencilerin tehdit ettiği, dövdüğü, hatta sırf karşıt görüşten olduğu için öldürdüğü öğretmen ve hocalar da cabası…
O zamanlar babamın henüz yeni açtığı, küçük bir konfeksiyon atölyesi vardı. On beş yaşında hamallıktan başladığı yaşamında geldiği nokta ümit ve heyecan vericiydi. Yılların birikimini ve emeğini bu işe yatırmıştı. Sanırım yanında çalışan yüze yakın işçisi de bu tekneden ekmek yiyordu. Ancak ülkeye dalga, dalga yayılan grev salgınından babamın atölyesi de nasibini alınca üretim durdu. Babam sermayesi ile birlikte yeni filizlenen ümitlerini de gömerek atölyesine kilit vurmak zorunda kaldı.
Akla gelebilecek hemen tüm kamu ve özel sektöre ait iş yerlerinde, fabrikalarda grev ve boykotlardan, patronlarla ve hükümetle sürdürülen ve bir türlü sonuçlanmayan toplu iş sözleşmelerinden dolayı birçok iş kolunda üretim imkansız hale gelmişti.
Beni en çok etkileyen olaylardan biri de sırf adı 'Devrim' olduğu için yeni doğan kardeşimizi mahalledeki sağcı öğrencilerin korkusundan yeni bir ad takarak 'Barış' diye çağırmak zorunda kalışımızdır. O dönemdeki terör dehşetinin saçtığı korku ile sindirilme duygusu o kadar içimize işlemiş olmalı ki aradan geçen 30 küsur yıldan beri kardeşime hala 'Devrim' adıyla hitap edemiyoruz!
12 Eylül öncesi Türkiye'de yaşanan dehşet ve terör ortamı bunlardan çok daha vahim yanlarıyla anlatılabilinir.
Anlatılmalı ve yargılanmalı da!
Ancak, askeri darbeye yol açan bu dönem, askeri darbeyi yapanlar sorgulanarak değil, bu süreçte bizzat rol alan aktörler ve bu döneme tanıklık edenler tarafından dinlenerek yargılanmalıdır.
12 Eylül'ü doğru bir şekilde anlamak ve yargılamak istiyorsak öğrenci çatışmalarında yer alan solcu ve sağcıların, çatışmalara müdahile eden polislerin, duvarlara slogan yazanların, öğrenci yürüyüşlerine, grevlere, boykotlara katılanların, iş yerlerine ve fabrikalarına kilit vuranların, çocukları öldürülenlerin, korkudan mesleğini bırakmak zorunda kalan öğretmenlerin ya da vızıldayan kurşunlar altında okuluna gitmeye çalışan, okulunu bırakmak zorunda kalan öğrencilerin de hikayesini dinlemeliyiz.
Dinleyelim ki, 12 Eylül'ün gökten zembille gelmediğini bir kez daha görebilelim. O dönemin Kürt milliyetçileri tarafından kandırılan kominizm yanlısı ahmak solcuları ile komünizm tehditine karşı tetikçi olarak kullanılan ülkücüleri ve bu süreçte yer alan siyasetçilerle beraber tüm aktörleri, başlarını önüne eğip bir vicdan muhasebesi yapsınlar. Tarihin önünde, 12 Eylül'e giden yolların taşlarının döşenmesinde şöyle bir geriye dönüp, kendi paylarını ve rollerini gözden geçirsinler!
Kendi adıma geriye dönüp baktığımda, 12 Eylül sabahı darbe haberini ilk duyduğumda 'o yıl başlayacağım liseye gitmekten korkmama artık gerek kalmadığını' düşünerek derin bir 'oh' çekmiş ve sevinçten adeta göklere zıplamıştım!
Darbeye bilerek ya da bilmeyerek zemin hazırlayan ya da sesini çıkarmayan herkes kendi hikayesini anlatmalı bence. Sosyal medyada, seminerlerde, fotoğraf sergilerinde, belgesellerde bu hikayeler paylaşılmalı.
Yeni nesiller dönemin olaylarını elle tutulur, gerçek hikayelerin gerçek kahramanlarından öğrensinler.

Ayrıca, 12 Eylül'ü ve askeri yargılama hakkı sadece 12 Eylül'e giden karanlık yıllardan geçen ve bu dönemden vicdanen ak çıkmayı başarabilenlere verilmeli.
Diğer yandan, darbeden sonra askerin yönetimi sivillere devrettiği halde sivillerin şimdi bu kadar şikayet edilen darbeden kalan anayasa, yasa ve kurumları bugüne kadar gıklarını dahi çıkarmadan neden devam ettirdiği de sorulmadan geçilmemeli!
Bugün askeri darbeye karşı çıkanlar, o günlerde ülkede akan kanı durdurmak için başka ne yapılabirdi sorusunu da ilave etmeli.
Ne tesadüftür ki 30 yıldır yargılanmayan, yargılanması kimsenin aklının ucundan bile geçmeyen 12 Eylül darbesinin ve darbecilerin yargılanması bugün ordunun üst düzey subaylarının kodese tıkıldığı ve yeni anayasa çalışmalarına hız verildiği bir döneme denk gelmiştir.
Neden bu döneme denk getirilmiştir? Bu da ayrıca üzerinde durulması gereken bir soru…
12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını alkışlayanlara verilecek en güzel cevap şudur; 'yorganı çalınan ve bu nedenle komşuları tarafından kabahatli bulunarak kınanan Nasrettin Hoca'nın hırsızın hiç mi suçu yok diye ettiği sitemdeki gibi', 12 Eylül darbesi çok acı, zulüm ve yıkımlara sebep oldu. Ancak darbe ve darbecilere bu yolu açanların hiç mi suçu yoktur?
Dediğim gibi, herkes önce kendi hikayesini anlatsın ve kendi vicdanını yargılasın! Zaten iki kişi kalan askeri yargılamak en kolayı…