Binyılın başında, demokrasi ve insan haklarını savunarak iktidara gelmişlerdi.
Sistemin dışında kalan toplum kesimlerini çevreden merkeze taşıyacaklardı. Kamusal alanda yaşamı yeniden düzenlerken, yoksulların, mazlumların ve inançlarından ötürü dışlanmışların hakkını, hukukunu gözeteceklerdi. Başlarını örten kızların mahrum bırakıldıkları öğretim hakkını savunuyorlardı.
Kürt açılımıyla, kronikleşen bu sorunun çözümü yolunda olumlu adımlar atabileceklerini düşündürmüşlerdi.
Üstelik samimi olduklarına inandırdıkları kimi sol ve liberal çevrelerin desteğini de almışlardı.
Sağlık sisteminde yaptıkları reformlar, toplumda olumlu tepkilere yol açmıştı.
Memur ve emekli maaşlarında gözle görülür iyileştirmeler yapılmıştı.
Burjuvazi de ikna olmuştu; hatta büyük sermaye grupları Hükümetin ilk beş yıllındaki iktisadi performansından hayli memnundu.
AB ilişkilerindeki istikrarlı ve kararlı tutumları, Batı tarafından övgüyle karşılanıyordu. Toplumda yaşam normlarının yükseleceğine dair iyimser bir beklenti oluşmuştu.
Askeri vesayete ve darbeci tutumlara karşı dik duruşları, demokrat çevrelerde taktirle karşılanıyordu.
Dış politikada komşularla 'sıfır sorun' hedefi gerçekten çok etkileyiciydi.
Kısacası, AKP, seçmenin %/50'sini ikna etmeyi başarmıştı.
Ünlü balkon konuşmasında Başbakan herkesin içini rahatlatacak şeyler söylemişti. O konuşmadan sonra muhalefetin işi enikonu zorlaşmıştı.
Kimseler Erdoğan'ın o konuşmada söylediklerinin, yapacaklarına değil de yapmayacaklarına dair kontra bir deklarasyon olduğuna ihtimal vermemişti.
Gelin görün ki bugün ülke genelinde olan biten her şey, 'Bundan sonrası tufan!' kıvamında bir gidişatı işaret ediyor.
İnsan hakları her gün ihlal ediliyor. Adalet, Erdoğan'ın iki dudağının arasında. Uydurma örgütler ve altı boş iddianamelerle muhalefet bastırılıyor. Ergenekon davasında çıkan kararlar, vicdan sahibi herkesi rahatsız etti. Demokrasi, söyledikleri gibi, kendi duraklarına gelince inilecek tramvaymış…
Bir takım tarikat ve cemaat çevreleri dışında merkeze taşınan kimse yok. Yoksullar eskisinden beter durumdalar; sadaka ve hibeyle geçiniyorlar.
Kızların başörtüsünü öğretimlerine engel olmaktan çıkarmaktan gayrı, orta öğretimde ve üniversitelerde elle tutulur olumlu tek bir adım atılmadığı gibi, eğitim ve öğretimi İslamlaştırmak uğrunda sistemi altüst ettiler.
Devletin kurumlarını, gelmiş geçmiş en partizan tutumla ele geçirdiler. Cumhuriyet'in 90 yılıyla hesaplaşıyorlar. Kendilerinden önce ülkeyi yönetmiş bütün iktidarları adeta düşman ilan ederek husumet yarattılar.
Ceberut devlet ile hesaplaşmak yerine, Cumhuriyet devrimine son verip İslam Cumhuriyeti kurmayı amaçladılar. Ve bugün devlet hiç olmadığı kadar ceberutlaştı. Vesayeti askerlerden devraldılar.
Kendilerine bağlı sermaye grupları oluşturmak için devletin bütün olanaklarını kullandılar; yetmedi, ülkenin en büyük holdinglerinin servetlerine el koymak için bahaneler yaratmaya başladılar.
Cumhuriyet değerlerine bağlı burjuvaziye tahammülleri sıfır noktasında.
Basın organlarının neredeyse tamamı ele geçirildi. Gazetecilik mesleği bitiyor.
AB ile köprüler atıldı. AB ile ilişkilerden sorumlu Bakan bile AB karşıtı.
Ülke, dış politikada en başarısız dönemini yaşıyor. 'Sıfır sorun'dan yola çıktık, gırtlağına kadar sorunlara batmış bir ülke olduk.
Şam'da, Bağdat'ta, Kahire'de, Tahran'da, Tel Aviv'de sözü geçen Türkiye artık yok. Buna karşın, Abdullah Öcalan, Mursi, Barzani, Salih Müslüm gibi üçüncü sınıf siyaset aktörleriyle muhatap olabilen Türkiye var.
Askeri darbelere karşı duruşları, kendi İslamcı darbelerini kamufle etmek içinmiş. Ülke tıpkı darbe dönemlerindeki gibi yönetiliyor.
On yıldır yaşana gelen değişim ve dönüşüm süreci şu gerçeği ortaya çıkardı; Demokrasi ve islam yan yana gelemiyor. Denediler, olmadı.
Nitekim El Kaide lideri Zevahiri ağzından baklayı çıkarıp, 'demokratik yolla İslami hükümetin kurulamayacağını, demokrasiyi desteklemeyi bırakıp şeriatı savunmak gerektiğini' söyledi.
Doğru söylemiş. Demokrasi kendi başına bir yönetim biçimidir. Kendi normları vardır. İslami yönetim de (şeriat) kendi başına bir başka yönetim biçimidir.
İslami normlara göre oluşan yönetim biçimi, herkesin yaşam olanaklarını geliştirmeyi amaçlayan, kişi hak ve özgürlüklerini esas alan demokratik normlarla bağdaşmaz. İslamcı yönetim salt bir din grubunun haklarını önceler.
Olmadı, çünkü Erdoğan ve arkadaşları demokratik bir toplum inşa etmek için gelmemişlerdi; demokratik yollardan sistemi İslamlaştırmaktı niyetleri. Kendilerince rövanşı almaya gelmişlerdi. Emperyal hevesleri vardı. İslami normlara dayalı bir federasyon ve bölgede yeni bir Osmanlı deneyimi!.. Neden olmasındı!..
Eşyanın tabiatına aykırı olduğu için böyle bir deneyim yaşanamazdı. O denli yaşanamazdı ki sonunda her gün hata yapar oldular.
Bu sonbahar, rövanşistlerin sonbaharı olacak gibi…