1956 yılında Adana'da doğdu. Adana'nın merkezinde, baba parası ile yaşadı. 15-16 yaşlarında, 'delikanlı' olabilmek için, 'uyuşturucu' kullanmaya başladı. Adana'da delikanlı olmak istiyorsan bazı kurallara uymak zorundaydı. Birincisi: 'uyuşturucu' diğeri ise 'Allah'a küfretmek'. Bu bir nevi, gençler arasında racondu. Hatta gençlik iki aşamalıydı. 20 yaşından önce ve 20 yaşından sonra …
1979 senesinde 'siyasi' olaylara karıştı. Almanya'ya kaçmaktan başka çaresi yoktu. Vizesi yoktu, her kaçısın bir sonu nasıl oluyorsa, sonunda 'cezaevine' girdi. Cezaevindeki odasında kendisi ile birlikte mahkum olan 5 kişiden 1'i dışında hepsi 'uyuşturucu' kullanıyordu. Çayı damlama yöntemiyle iyice süzerler, içine 'sigara külünü' koyarlar, uyuşturucu olarak almaya devam ederlerdi, Günleri böyle geçerken bir gün, cezaevi gardiyanı isterlerse mahkumların 'kilise'ye gidebileceklerini söyledi. Merak etti, insanların kilisede nasıl ibadet ettiklerini..Bir yandan da, kilisenin cezaevi dışında olduğunu tahmin ediyordu. Hemen hayaller kurmaya başladı. Cezaevi dışına çıkacak, kilisede 'kadınları' görebilecekti. Ancak hayalleri onu yarı yolda bıraktı, çünkü kilise cezaevinin içindeydi. Bunu öğrendiğinde yine Adana'lı bir üslup ile 'Tanrı'ya küfretti'. Bir kere kararını vermişti, kiliseye gitmekten başka çaresi yoktu. Özel izinle çıkıyordu odasından.. Rahip Türkçe bilmiyordu, o da Almanca…. Çok garip bir şey olmuştu aniden.. Sanki her şeyi çok iyi anlıyordu. Sanki, papazın söyledikleri onu Tanrı'ya garip bir şekilde yaklaştırıyordu. Kendi de bu değişimin farkındaydı ama ismini koyamıyordu. Her gün kiliseye gitmeye başladı. Kilise 'Protestan Kilise'si olduğu için, buradaki rahiplere 'pastör' deniyordu. Ona 'İncil'i vermişti. Her gün okumaya başladı, Almanca- Türkçe bilen birisi ona tercümanlık yapıyordu. İlk önce sigarayı sonra da esrar içmeyi bırakmıştı. İçine bir huzur gelmişti. Bir arayış içindeydi. Ama bunun ne olduğunu tanımlayamıyordu. Aradığını bulduğunu fark etti. Her geçen gün Tanrı'ya daha çok yakınlaşıyordu.
Cezaevinden çıktıktan sonra, Türkiye'ye gönderildi ve Adana'daki yaşamı yeniden başladı. Bir butikte çalışıyordu artık. Bir Amerikalı ile tanıştı bu arada, Amerikalı onu kiliseye götürdü. Henüz, 'din' değiştirmemişti. Ama bu süreç sonunda yaşadıkları onu bu yola doğru yavaş yavaş götürüyordu ve bir gün 'Hiristiyan' oldu.
Hıristiyan olmasına ilk zamanlarda babası çok karşı çıkmadı. Çünkü, yıllar boyunca oğlunun 'esrar' içmesi onu çok üzüyordu. Bu vesile ile bırakmasını onaylamıştı. Üzülmüştü, ama karar onundu tabiî ki.. Bu arada evde yaşayan diğer erkek kardeşlerini de 'Hıristiyan' yapmaya çalıştığında, işte o zaman baba-oğul arasında ipler koptu, baba oğlunu öldürmeye kalktı. 'sen gavur oldun, diyecek sözüm yok, ama kardeşlerine bunu yaptırmayacağım' dedi. Artık, Adana'da yaşaması mümkün değildi, İstanbul'a taşındı. Misyonlar Haberleşme Merkezi'nde çalışmaya başladı. Hıristiyanlığı yaymak için, o da faaliyetlerin içine girmişti artık..
Pastör olduğu süreçte, vaazlar verirken bir konu dikkatini çekiyordu. Her iki dini yaşamıştı. Müslümanlığı belki tam olarak yaşamamıştı ama, iki din arasında özellikle 'dini eğitim' konusunda ne tür farklılıklar olduğunu şimdi daha çok anlıyordu. Bu farklılığın nasıl olduğunu sorduğumda bana hemen anlatmaya başladı. Hıristiyanlıkta çocuklar doğdukları bir aydan sonra hemen 'vaftiz' edilirler. Belli bir yaşa kadar din eğitimi 'anne ve baba'nın sorumluluğundadır. Kiliseye geldiğinde ise 'ruhani bilgiyi' alır. 10 yaşına gelen çocuk, kilisede eğer papaz onun öğrendiği bilgi dışında bir konudan bahseder ise, hemen çıkışta, papazın yanına giderek: 'Peder efendi, siz şimdi bunu söylediniz ama ben bunu bilmiyorum, İncil'de hangi sayfada bu yazıyor' diye sorabilir dedi. Fazla abartmasak da, Hıristiyan olan kişilerin %80-90'ı kiliseye gitmeseler de, İncil'de neler yazıldığını bilir ve anlarlar. İslamiyet'te ise, çocuklar 'Kuran Kurslarına' gönderilir, Arapça Kur'an okutulur, herkes onları tebrik eder. Aileler de mutlu olurlar.
Papaz Efendi ile sohbet ederken, aklına birden yıllar önce Ajda Pekkan ile yapılan bir röportaj geldi. O yıllarda Ajda Pekkan, bir konserinde söylediği İngilizce şarkıyı çok güzel okumuş. Herkes merak etmiş, Ajda Pekkan'a sormuşlar. Ne kadar güzel İngilizce şarkı söylüyorsunuz, aksanınız ne kadar güzel, her halde ingilizceyi çok iyi konuşuyorsunuz. Bunun üzerine Ajda Pekkan: İngilizce hiç bilmiyorum ama şarkıyı papağan gibi ezberliyorum' demiş.
Bu sözleri duyduğumda aslında Türkiye'de yaşarken, kendi dinimizi ne kadar doğru bildiğimizi düşünmeye başladım. Papazın: 'İslamiyet'i çok iyi bilmeyen kişilerin, kandırılması daha kolay oluyor' sözleri de, dini bilgimizin ne kadar düşük düzeyde olduğunu bize gösteriyor.
Oğlum ilkokuldayken, din dersinde 'sure' ezberlemediği için, öğretmeni tarafından okula çağrılmıştım. Bir türlü oğlumun neden böyle dik başlılık yaptığını anlayamıyordum. Sonunda bunun nedenini ona sorduğumda: 'Anlamını bilmediğim bir şeyi, ezberlemek istemiyorum' ayrıca 'Türkçesini de anlamıyorum' demişti. O yıllarda bu sözün karşılığında ne demem gerektiğini de bilememiştim. Ancak, ne kadar haklı olduğunu bugünlere geldiğimiz günler içinde daha iyi anlayabiliyorum. Bir papazın Müslümanlıktan, Hıristiyanlığa geçişinde ifade ettiği 'arayış' sözü, hepimiz için çok önemli ip uçlarını veriyor aslında…
Tanrı'nın şu ya da bu şekilde 'insanlığa' yaklaşımıdır 'dinler'… Hıristiyan olmak, Müslüman olmak, Musevi olmak değildir temelde… İnsan olmaktır özünde yaşamın. 'Sevgi'dir insanlığı birleştiren, gönüllere dokunan. Pek çok karmaşanın sonudur Tanrı sevgisi, insan olma sevgisi… Tutunduğunuz en güzel dal, içinizde yeşeren en güzel doğal 'pınar' budur özünde…
Bu nedenle 'bayramlar' özeldir. Her dinde 'özel'dir. Birlik olmayı, bütün olmayı hatırlatır insanoğluna… Sevdiklerimize sesleniriz 'iyi bayramlar' diyerek. Yaşlılarımızın ellerini öperiz 'gönül bağıyla'.. Paylaşırız sofralarımızı, küçük mendiller içinde 'sevgi tohumları' sunarız bir sonraki nesle… 'Unutmayın siz de bu gelenekleri devam ettirin' dercesine….
Yaşamın yoğunluğu içinde, hepimiz bir yerlere koşarken, hangi din mensubu olursak olalım dünyadaki görevimiz: 'sevmek' ama 'koşulsuz sevmek' Sevdiğiniz zaman, karşılaşacağınız 'mucizeler' sizi de şaşırtacaktır. Nice güzel BAYRAMLARA….