Facebook'ta paylaştım; 'Hayat sıkıcı değil aslında sadece biraz sayımız az…' Hz. Huni böyle söylüyor… Hayat bu kadar sıkıcı mı? Aslında, böyle olmadığı zamanlar yaşandı. Üstelik o zamanlar hayatı sıkıcı bulmamak için delirmeye de gerek yoktu. Gel gör ki o kadar gerilerde bir yerlerde kalmış ki böyle güzel zamanlar, yaşanmışlığın günümüz gerçekliğiyle bağını bir türlü kuramıyorum.
Hayatın enikonu sığlaştığı, satıhlaştığı son kırk yıl yaşantılarımızdan çok şey götürdü; belki de bu yüzden, ilişkilerin doğrudan yaşandığı, temsilin yaşamı görece daha az dolayladığı zamanlara bir yabancı gibi bakıyoruz.
Uygarlığın yol açtığı yabancılaşma duygusu, gösteri ve tüketimin azgınlaştığı 3. Endüstri devrimi sürecinde, baş edilmez boyutlara ulaştı. Ve küreselleşen dünyanın iflah olmaz yabancıları olarak, yeryüzü yaşamını bitirmeye her zamankinden daha kararlıyız.

Metalik kültürün bütün renkleri grinin tonlarıyla örttüğü zamanlardayız. Satıhlaşan hayatlarımızın sığlığında içlerimiz dış oluyor. Hayatlarımızı, gündelik hayatı kuşatan o aşağılık gösteriye feda ettik. Bakan, bakılan, bakışan üçgeninde, tüketim toplumunun omurgasız, rezil yaratıkları olarak yeni dünya düzenine uyum sağlıyoruz.
İnsanlık durumu, yitip giden insanlık değerlerinden ziyadesiyle yoksun bir trajedinin son perdesini hatırlatıyor. Araf'tan cehenneme uzanan trajik bir insanlık öyküsünün son perdesi…

Günler kasvet yüklü. Kasvet, vicdan ve ahlaktan yoksunlukla malul insan hallerinin tezahürü olmalı... Günümüz insanı her şeye razı, yeter ki bu aşağılığın da aşağılığı ilişkilerin dolaşımında bir yer tutsun. Zaman zaman yazıyorum; İnsan, matah bir yaratık değil, kusurlu, hem de ağır kusurlu bir yaratık… Ağır kusurlu, çünkü yeryüzünde hayatı canlılar için mümkün kılana düşmanca davranan biricik canlı türüdür, insan. Üstelik yeryüzündeki varlığını bir günaha bağlayacak kadar yetersizlik bilinciyle malul.

'Beşerdir şaşar' dendiği üzere, insanlık, edindiği insani değerleri yüzyılda bir tüketiyor, her şeyi tükettiği gibi değerlerini de tüketiyor. İnsani durumunu unutuyor. Ve bu unutkanlık hali, her defasında, büyük felaketlere yol açıyor; bunu tarihsel olarak biliyoruz. Daha geçen yüzyılın başında, dünya ölçeğinde iki savaşa tanıklık etti insanlık.
Ne hazindir, otuz yıl arayla yaşanan iki paylaşım savaşının yol açtığı büyük sarsıntıyla kendine gelir gibi olan insanlık, elli yıl bile dayanamadı, 'barış içinde bir arada yaşama' fikrine… İnsan bu!

Kitlesel üretim ve tüketim sarmalında yaşamın ereği sadece ve sadece tüketmekten ibaret kaldı. Hayat, sahicilik duygusundan yoksun bir gösteri kıvamında sürüyor. Uzamsallaşan bu gösteri, hayatı bayağılaştırıyor. Ne yazık ki insan bu bayağılığa ve ucuzluğa teşne…
Yaşamın ve insanın değerini belirleyen temel unsur haline gelen ve yaşanan tükenişin koşullarını hazırlayan tüketim kültürüne karşı durmak yerine, o kültürün getirdiklerine müptela olan insan, yaktığı cehennem ateşine odun atmaktan bir an olsun geri durmuyor.
Şimdi o ateş sadece insanı değil, yeryüzünü de yakmaya başladı. Aslında, 'bu ahvalde ne yapmak gerektiğine dair bilgi' insanda var. Fakat insan bu bilgiyi kullanmak istemiyor, trajik olan da budur; biliyor fakat yapmıyor.

Geçen yüzyılın son çeyreğinde, sistemin vaatleriyle başı dönen postmodern toplumun bireyi, bu yüzyılda hayal kırıklığı yaşıyor. Yeni dünya düzeninin postmodern mülahazalarla aklı karışan insanı artık biliyor ki, hiçbir rüya, hiçbir hayal, yaşamını kuşatan soğuk gerçeği ısıtmaya yetmiyor. Akıl ve vicdan yoksunluğuyla anılacak bir çağın orta yerinde, umutsuz, korumasız, güvensiz kala kaldı, kasvet yüklü günlerin getirdikleriyle…
Çıkış var, insan bunu biliyor. Ne ki o çıkışa yönelecek akıl ve vicdan sükût ettiğinden, çıkışsızlığın ağır baskısı altında psikolojisi bozulan insan, eli kolu bağlı bekliyor. Araf'ta, cehennemin hemen yanı başında…