Bazı filmler seyirciye güçlü bir hikâye anlatır. Bazıları ise hikâyenin ötesine geçerek, insanın dünyaya bakışını değiştiren sorular bırakır. Santosh, ikinci gruba giren filmlerden biri. Çünkü film, çözülmesi gereken bir cinayetin peşinden giderken, fark ettirmeden bizi çok daha büyük bir sorgulamanın içine çeker: Adalet gerçekten herkese eşit biçimde ulaşabilir mi? Devlet, toplumu koruyan tarafsız bir kurum mudur, yoksa toplumdaki güç ilişkilerini yeniden üreten bir mekanizma hâline de gelebilir mi? Bir insanın kimliği, gerçeğin ortaya çıkışını ne ölçüde etkiler?

Filmin adı da bu sorgulamanın ilk ipuçlarından birini taşır. Santosh, Sanskritçe kökenli bir isimdir ve genel olarak “huzur”, “içsel dinginlik”, “kanaatkârlık” ve “tatmin” anlamlarına gelir. Hindu felsefesinde ise yalnızca psikolojik bir rahatlığı değil, insanın sahip olduklarıyla barış içinde yaşayabilmesini ifade eden ahlaki bir erdemi de karşılar. Yoga felsefesinde “niyama” olarak bilinen kişisel disiplinlerin arasında yer alan santosha, insanın dış koşullar ne olursa olsun içsel dengesini koruyabilmesini anlatır.

Filmin başkahramanının adının Santosh olması bu nedenle rastlantı değil sanki. Çünkü karakter, adının çağrıştırdığı huzurun tam tersini yaşayan bir dünyada var olmaya çalışır. Kocasını kaybetmiştir; kendisini hiç tanımadığı bir mesleğin içinde bulmuştur; soruşturduğu cinayet onu giderek daha karanlık bir ahlaki alanın içine sürükler. Adı “iç huzuru” anlamına gelen bir kadının, vicdanıyla görev arasında sıkışması, filmin en ince ama en güçlü ironilerinden biri haline gelir. Yönetmen, bu ironiyi hiçbir zaman açıkça dile getirmez; fakat filmin sonunda Santosh’un yüzüne yerleşen sessizlik, adının taşıdığı anlamı yeniden düşündürür.

Filmin başarısı, seyircisini kesin yargılara ulaştırmamasıdır. Günümüz sinemasında birçok polisiye, suçlunun bulunmasıyla sona erer ve izleyiciye tamamlanmış bir hikâye sunar. Santosh ise tam tersini yapar. Olayların hukuki boyutu kadar, ahlaki boyutunun da çözümsüz kalabileceğini gösterir. Böylece film bittikten sonra soruşturma kapanmış olsa bile, izleyicinin zihnindeki tartışma devam eder.

Sandhya Suri’nin en dikkat çekici tercihlerinden biri de Hindistan’ı egzotik bir dekor olarak kullanmaması. Dünya sinemasında Hindistan çoğu zaman ya renkli festivallerin, kalabalık sokakların ve gösterişli düğünlerin ülkesi ya da yalnızca aşırı yoksulluk ve sefalet üzerinden anlatılan bir coğrafya olarak resmedilir. Santosh bu iki kolaycı yaklaşımın da dışına çıkar. Ne ülkesini romantikleştirir ne de onu tek boyutlu bir karanlığa indirger. Yönetmenin ilgisini çeken şey, sıradan insanların gündelik hayatı ve bu hayatın içinde görünmez biçimde işleyen güç ilişkileridir.

Film aynı zamanda kadın karakterini de alışılmış kalıpların dışına taşır. Santosh ne kusursuz bir kahramandır ne de yalnızca mağdur bir figürdür. O, sistemin içinde yolunu bulmaya çalışan, zaman zaman hata yapan, kimi zaman sessiz kalan, kimi zaman cesaret gösteren sıradan bir insandır. Belki de bu nedenle inandırıcıdır. Seyirci onun yerine karar vermez; onunla birlikte düşünmeye başlar.

Bugünün dünyasında Santosh’u önemli kılan bir başka yön de adalet kavramını yalnızca Hindistan’a özgü bir mesele olarak ele almamasıdır. Kast sistemi, dinî gerilimler ya da sömürge geçmişi bu ülkeye özgü olabilir; ancak önyargı, kurumsal şiddet, bürokratik keyfîlik ve güç karşısında hakikatin geri çekilmesi, dünyanın birçok toplumunda farklı biçimlerde karşımıza çıkan evrensel sorunlardır. Bu nedenle film, Hindistan hakkında olduğu kadar insan hakkında da bir film hâline gelir.

Santosh’un sinema tarihindeki yerini belirleyen özellik de tam burada ortaya çıkar. Bu yapım, seyircisini duygusal olarak sarsmak için büyük trajedilere ya da görkemli sahnelere ihtiyaç duymaz. Sessizlikleri, bakışları, bekleyişleri ve gündelik hayatın sıradan ayrıntılarını kullanarak çok daha kalıcı bir etki yaratır. Film bittikten günler sonra bile akılda kalan, cinayetin ayrıntılarından çok karakterlerin yüzleri ve onların taşıdığı ahlaki yük olur.

Belki de Santosh’u izlemek için en önemli neden, bize adaletin yalnızca mahkeme salonlarında ya da kanun kitaplarında aranamayacağını hatırlatmasıdır. Gerçek adalet, toplumun en görünmez insanına nasıl davrandığımızla ölçülür. Bir toplumun vicdanı da en güçlüleri nasıl koruduğuyla değil, en güçsüzleri ne kadar duyabildiğiyle anlaşılır. Film, bu gerçeği tek bir slogan kullanmadan, yalnızca insanların gündelik hayatını izleyerek anlatmayı başarır.

Bir Film, Bir Ülke dizisinin bu durağında Santosh, bize yalnızca Hindistan’ı tanıtmıyor. Aynı zamanda tarihin, kültürün, devletin ve bireyin birbirini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Bir ülkeyi anlamanın yolunun yalnızca onun anayasasını, ekonomik verilerini ya da siyasi tarihini öğrenmekten geçmediğini; o ülkede yaşayan insanların korkularını, sessizliklerini, umutlarını ve vicdanlarını da anlamaktan geçtiğini hatırlatıyor.

Belki de iyi sinemanın en önemli işlevi tam olarak budur. Bize bilmediğimiz bir coğrafyayı göstermekten çok, o coğrafyada yaşayan insanların aslında bize sandığımızdan çok daha yakın olduğunu fark ettirmek. Santosh, bunu iddiasızca yapan, fakat etkisi uzun süre devam eden filmlerden biri olarak günümüz dünya sinemasında hak ettiği yeri alıyor.