Gerçek isyanlar, büyük öfkeyle kendiliğinden ayağa kalkan yoksulların efendilere meydan okuduğu o çok eski zamanlarda kaldı.
Batı'da, canına tak edince isyan eden yoksullar ne saray ne ordu ne kral dinliyordu... Tarih böyle yazıyor.
Ancak, en son Fransa'da Bastille zindanlarından fırlayıp sarayları basan, hayatı durduran halkın büyük isyanı, efendiler için milat oldu. 1789 bir milattır.
1789 Fransız Devrimi'nden sonra, muktedirler, yoksulları da oyuna dahil etmeye karar verdiler. Oyunun adı, demokrasi. Böylece, demokratik seçimlerin, temsilin, eşitliğin, adaletin öne çıkarıldığı demokrasi zamanları başladı.
Bu tarihi değişimi şöyle anlamak da mümkün; 'Yönetilmeyi siz kendi rızanızla mı onaylayacaksınız, biz zorla mı onaylattıralım?' sorusu halklara sorulur oldu. Birincisine demokrasi, ikincisine otoriter yönetim, diyoruz.
Peki, ne değişti? Muktedirler, Kapitalist sistemin günahlarına yoksul kitleleri de ortak ettiler, hepsi bu. 200 yıldır değişen başka bir şey olmadı. Ama yoksulluk büyüyor, açlık büyüyor, adaletsizlik büyüyor…
Demokratik veya otoriter yönetimlerin değişmeyen gerçeği; efendiler, halkın yerine düşünür, hareket eder. Halka düşen, iktidar/muhalefet hattında bu oyuna dahil olmaktır. Siyaset dedikleri…
İktidar ilişkilerini üreten mülkiyet toplumları, 'efendi-gönüllü köle' sosyolojisinde, toplumların efendiler tarafından yönetilmesini mümkün kılıyor. Halkların karar süreçlerinde söz sahibi olması büyük bir yalandır. Seçimlerde verilen oylar sadece noter işlevi görür.
Yürüyen gerçek; Sistem, kitleleri kitlesel yalanlarla yönetiyor. Kitlesel yalanları toplumla buluşturmak ise medyanın görevidir.
Nihayetinde, büyük insanlığın yerine düşünen ve hareket eden muktedirler, sokağın başkaldırısını 200 yıl içinde demokrasiyle oldu bittiye getirdiler. Başkaldırının tepesine de aydınları, entelektüelleri dikerek pasifize ettiler.
Hiyerarşi ile toplumları hizaya sokan sistem, başkaldıran insanı da öncülerle kontrol ediyor. Efendiler her yerde…
Bununla birlikte, büyük insanlık umutsuz değildir. Sağdan ve soldan kuşatılan toplumların sisteme ve sistem kuran akla doğrudan isyanıyla hayatı yeniden söylemek mümkün olacaktır.
Yeter ki insan her türlü tahakküm ilişkisini red edecek erginlik seviyesine ulaşarak sisteme başkaldırsın.