En az bin yıldır yan yana yaşayan Anadolu halklarını birbirine boğazlatan emperyalistler kana doymuyor.
Yüz elli yıl önce Türk, Ermeni ve Kürt kardeşliğinin arasına attıkları kin tohumları hala bu topraklarda filiz vermeye devam ediyor...
Bu nasıl bir tohumdur ki; gelenekleri, adetleri, düşünüş ve davranışları birbirine bu kadar benzeyen insanları birbirine düşman edebiliyor...
Türkülerimiz de bir oysa...
Ağıtlarımız da...
Türk'ü, Kürt'ü, Ermeni'si, Rum'u hep birbirimize karışmışız, bir olmuşuz. Uygarlıkların göbeğinde, medeniyetlerin buluştuğu yerde, yeryüzünün en güzel topraklarına yerleşmişiz.
Adına Anadolu demişler...
Her bir meyvesi ayrı tatlı...
Her çiçeği farklı kokar...
Her yöresi ayrı güzel...
Toprağı, işleyene her şeyini vermeye hazır bir ana kucağı gibi... Hepimize yeter...
Öyleyse neyi paylaşamıyoruz?
Neden komşularımızın, kardeşlerimizin, akrabalarımızın, kader arkadaşlarımızın, hemşehrilelerimizin çocuklarını öldürüyoruz?
Biz birbirimizi öldürdükçe Anadolu da ölüyor...
Anadolu dostluk ve kardeşliği ile birlikte Anadolu kültür ve medeniyetleri de ölüyor.
Hoşgörü bu topraklarda tekrar yeşeremez mi acaba?
Herkesin birbirini Anadolu türküleri ile kucaklayacağı günler gelmeyecek mi?
Aynı tasada, aynı kaygıda, aynı sevinçte bin yıldır dostluk ve insanlık köprüsü kurmayı başarabilen Anadolu halkları; sultanlara, şahlara, padişahlara, dikatatörlere ve emperyalistlere bağımlı olmadan kendi yazgısını yazacak birikime de, dirayete de sahiptir aslında...
Anadolu insanı tevekküllüdür...
Anadolu insanı vicdanlıdır...
Anadolu insanı merttir aynı zamanda.
Bu kara günler geçecek, bulutlar dağılacak ve güneş, kavruk yüzlü insanımızın yüzüne yeniden gülecektir elbet.
Yeter ki, aynı duygularla kederlendiğimiz, aynı coşkuyla horon teptiğimiz, halay çektiğimiz, ağıt yaktığımız türkülerimiz susmasın...
Umudumuz; aynı türküye akıttığımız gözyaşlarımızda, aynı türküye alkış tuttuğumuz el çırpışlarımızdadır...