Geçtiğimiz yaz insan odaklı hikayelere yoğunlaşmak istiyorum demiştim. Çivisi çıkan memleket sorunlarına takıldım kaldım…
Bugün yazacağım hikaye, iç içe geçmiş iki öyküden oluşuyor aslında.
Bu, kuzenimin ama aynı zamanda bütün fedakar annelerin hikayesi…
Kuzenim Burçin'in Kayra adında, sekiz yaşında dünyalar tatlısı bir oğlu var.
Ancak Kayra, doğum esnasında omuriliği zedelenerek dünyaya geldiği için yaşamını şimdilik engelli olarak sürdürüyor.
Kuzenim, Kayra'nın doğumundan beri yaşadıklarını anlatan günceler tutmuş.
Bunlardan ikisini birleştirerek ve hiç dokunmadan sizinle de paylaşmak istedim.
Burçin'in güncelerinde herkesin yüreğini sızlatacak bir parça bulacağından eminim…
Tam sekiz yıl… 96 ay… Binlerce gün… Beklemişim bu kelimeyi duymak için… Artık beklediğimin bile farkında olmayarak beklemişim. Öyle ki, geldiğinde ne manaya geldiğini anlayamadım önce... Yok canım dedim, başka bir şey söyledi, dedim... Ama dünya gözü ile bir kez duydum ya bu kelimeyi… Oysa ki, nasıl da kolay çıkıyor ağızdan değil mi? 'Anee'…
Evde misafir vardı, bu nedenle oğluşu ablası uyutacaktı. Biliyorum uyumayacak, beni çağıracak, benim içim rahat etmeyecek, gitcek gelcek, gitcek gelcektim… Ve en sonunda misafiri boşverip ben oğlumun yanına kıvrılıp onu uyutacaktım... Ama bu sefer biraz farklı oldu. Bir gün önce izlediğim filmdeki annenin, çocuğu aşırı koruyan ama özünde çocuğa zarar veren tavrını hatırladım. Biraz sabredecektim... Yarım saat geçti. İçerden annenin dikkatini çekmek için yapılan küçük çığlıklar gelmekteydi. En sonunda dayanamadım yanına gittim… Uykudan bitmiş gözler… Ama uyumamakta da bir o kadar dirençliydi. Annecim salona götüreyim mi seni? 'Hah'… Salona geliyoruz, hemen çarşaf seriliyor… Arkadaşım 'Kayra benimle uyumak ister mi ' diyor. Benim çalışmam lazım, işime dönüyorum… Kayra yattığı yerden dönüp dönüp bana bakıyor, annecim çalışıyorum diyorum, tekrar kafayı yastığa koyuyor… Böyle bir kaç dakika geçmişti ki 'Anee, aneee' diye bir ses duyuyorum. Arkadaşım; 'Kayra'cım anneyi çağırma işi var ' diyor... O ise 'Ane anee ' diyor. Ben o an laptopu nereye, nasıl fırlattım bilmiyorum… Annecim sen ne dedin, diyorum… Gülüyor... Bir daha der misin? 'ı-ı' Annecim nolur 'ı-ı'... Arkadaşım durumdan habersiz, ''ne oldu ki diyor?''. 'Anee ' dedi değil mi diyorum. Evet, sana çağırdı ya, diyor…
Ama diyorum ''amaa''…
'Ane' benim… O 'ane ' benim… Çağrılan… İsmi olan... O anne benim…
Ablası koşa koşa geliyor... Yalvarıyor. Bir daha söylemiyor…
Ben çalışmaya dönüyorum tam tuşlara dokunacağım ki bir tatlı ses geliyor yeniden; 'Aneee'...
Yıllar sonra... Onca terapi ile onca çalışmadan sonra… Bırakmışken… Ümidi kesmişken… 'Aneee' geliyor…
Darısı bu sözcüğü bekleyen tüm arkadaşlarıma… (Ekim 2013)
……………………………………………
Oğluş uyumuş. Kendimleyim. Kitaplığımın önünde durmuş akşam için bir kitap seçmeye çalışıyorum. Ruhum karmakarışık. Sanki o karışıklığı sakinleştirecek bir ilaç arıyorum… Araştırmalar… Romanlar… Yaşam öyküleri... Hiç bir şey ilgimi çekmiyor. Film mi izlesem acaba? O da değil. Hani tam kafayı yorganın altına gömüp yatmalık akşamlar vardır ya, öyleyim ama öyle de yapmak istemiyorum. Akşam değerli. Zaman değerli.
Engelli dünyasından aldığım kitaplara gidiyor elim. 'Saklı Sızım' diyor kitabın kapağında. Belki içimde bir yerlerde sızı olduğundandır kitabı seçişim... İncecik bir şiir kitabı. Çok zaman önce almış olmalıyım ama okumaya zaman bulamamışım. Kitabın arka kapağındaki tanıtım çok dikkatimi çekiyor;
Hayat sürprizlerle doludur, ne zaman, nerde, ne olacağını bilemiyoruz… Bazen kapımızı derin acılar çalıyor, gözyaşları kaçınılmaz oluyor. Fakat her acı, hayatımıza bir şeyler katıyor. Olgunlaştırıyor, bize çaresizlikte çare aramayı, bulmayı öğretiyor…
Ben acılarla, yazarak başa çıktım.
Üzüldüm yazdım, aşık oldum yazdım, hayattan sıkıldım yine yazdım ve sonunda, Saklı Sızım doğdu…
Bu kitap, hayata ve aşka, şiirle ayna tutuyor… Hayatı her haliyle sevmeniz dileğiyle…
Ömer Alikılıç yazarın ismi. CP engelli... Ne kadar gencecik, pırıl pırıl bir yüzü var diyorum. Web'den ismini giriyorum, birçok haber geliyor. Bir de babası ile röportajı var televizyonda. Yarım saat boyunca ekrana kilitlenmiş bir şekilde, babasını dinliyorum. Zaman zaman ağlayarak, zaman zaman gülümseyerek... Babasının yanı başında duran Ömer, aralarda müdahale ediyor ve yazarak eklemelerde bulunuyor. Pırıl pırıl bir zeka var her halinde…
Bir yerde artık göz yaşlarım sel oluyor; 99 depreminde göçük altında kalıyorlar. Baba büyük oğlu ile dışarıda o sırada. İkisi göçük altında kalan çocuklar ise, Ömer ile Yusuf. Yusuf, Ömer'in küçük kardeşi ve sağlıklı bir çocuk ve de Ömer'in oyun arkadaşı... Yardım ulaştığında, Yusuf için artık çok geç. Ömer kurtuluyor… Ömer göçük altındayken, herkesin kendisini kurtarabildiğini ancak engelli olması nedeni ile sadece kendisinin kurtulamadığını sanıp üzülüyor… Fakat kurtulduktan sonra da bu sefer 'ölen ben olmalıydım' diye üzülüyor!
Nasıl kötü oldum, nasıl...
Ömer, bir gün geliyor, aşık oluyor ve bu kitap çıkıyor ortaya... Şiirlerinin birçoğunu okudum, hepsi de çok güzel. Mutlaka bir kitabını siz de alın derim… (Haziran 2013)
Ömer'in hikayesi için;