Karne yalnızca ve yalnızca öğrencinin performansını mı gösterir? Peki ya onu yetiştirenler, o çocuğun içinde büyüdüğü koşullar, sistem? Aslında karne ailenin, toplumun, sistemin, hepimizin karnesidir…
Yarın birinci dönem bitiyor, karneler alınıyor… Bir dönem göz açıp kapayana kadar geçti. Bazı çocuklar güzel bir karnenin getirdiği sevinçle sömestr tatiline koşarken, diğerleri daha az güzel karnelerle eve doğru yollanacaklar, ailelerinden serzenişle hatta cezayla karşılaşma kaygısıyla... Ancak, karne yalnızca ve yalnızca öğrencinin performansını mı gösterir? Peki ya onu yetiştirenler, o çocuğun içinde büyüdüğü koşullar? Aslında karne ailenin, toplumun, sistemin, hepimizin karnesidir…
Makro düzeyden sisteme bakarsak, ilköğretim birinci kademede karneler genellikle '5' lerle doludur, öğretmen sıkı değilse, öğrencinin beş almak için yüksek bir performans göstermesi gerekmez. Altıncı sınıfa gelip, branş dersleriyle ve daha düşük notlarla karşılaşan çocuk kırıkları olsa da doğrudan sınıfını geçer. Yani, sistem gereği, eskiden var olan bütünleme gibi sınavlarla bilgi eksiklerini tamamlaması gerekmez, günü kurtarır. Bu şekilde, biriken bilgi eksikleriyle lise birinci sınıfa kadar tökezlemeden gelir.
Lise birinci sınıfta onu büyük bir sürpriz beklemektedir. Artık kırıklarla dolu bir karneyle sınıf geçilmez, sınıfta kalınır, yani günü kurtaramaz. Bu, sistemin ona vurduğu ikinci darbedir. 'Sen sekiz sene bir şey öğrenmeden sınıfları geç, lise birinci sınıfa gel', sonra 'her şeyi bilmen gerekiyor, bilmiyorsan sınıfta kalır ve ertesi sene örgün eğitimin dışına atılırsın' der acımasız sistem. Ayrıca bu sistem her yıl değişir. Değişir ki sistemi ne aile anlasın, ne öğrenci. Öğretmenler bile anlamak için çok çaba sarf eder, onların da bazısı anlamaz…
Böylece öğrenciyi kazanıcı değil, eleyici sistem, eleyerek, harcayarak en başarılı grubu üniversite sınavlarının kapısına kadar taşır. Bu grup genelde ilköğretimde SBS sınavlarına delice bir hırsla hazırlanmış olan gruptur. Yine delice bir hırsla sınav yarışı başlar. Böylece, biz toplum ve sistem olarak eleyip kenara atamadığımız daha çalışkan ve başarılı grubu, gençlerimizi şimdi nasıl harcarız mantığıyla ağır bir sınav kaygısına, yarışa sokarız.
Geçtiğimiz günlerde yapılan bir araştırma sınav kaygısının ameliyat olma kaygısından çok daha yüksek bir kaygı olduğunu kanıtlamış… Kaygı, öfke, kıskançlık dolu bir bilinçaltı… Bu kaygıya, öfkeye, hırsa bir de her yıl her sınavda şifre, kopya, soru sızdırma gibi etik olmayan birçok etken, haksızlık katılır. Kısacası, bizim toplumumuz gençlerine iyi davranmaz…
Mikro düzeye bakarsak ise karne ailenin karnesidir. Çocuğuna zaman ve mekan ayırmış, çocuğuyla ilgilenmiş ama onu şımartmamış, çocuğunun isteklerini ölçüler dahilinde karşılamış, sorumluluklarını öğretmiş ailelerin karnesi çoğunlukla iyidir. Çocuğuna hiç zaman ayırmamış, onun duygusal gereksinmelerini karşılamamış, ona çok sert veya çok yumuşak veya çok ilgisiz davranmış ailelerin karnesi de bu davranışın sonucunu yansıtan karnelerdir. Bu nedenle karneyi görünce çocuğa kızmak ne denli doğrudur? Sonuçta, onu yetiştiren bizler değil miyiz?
Karneleri aldıktan sonra, toplum ve aile olarak özeleştirimizi yaptıktan sonra, sömestr tatili nasıl değerlendirilmeli? Yine, makro düzeyde Milli Eğitim Bakanlığı eğitimdeki yanlışlara odaklanmalı. Çocuklarımızı, gençlerimiz harcayıcı değil, kazanıcı, yarıştırıcı değil, kucaklayıcı sistemler kurmalı…
Mikro, ailesel düzeyde? Bol televizyon, bilgisayar oyunu, öğlenlere kadar uyuyarak mı? Aşırılıklardan uzak, dengeli bir yaşam şart. Biraz televizyon, biraz uyku, biraz tatil havası gerekli ama aşırıya kaçmadan. Kendimizi ve çocuğumuzu tembelliğe, düzensizliğe alıştırmadan. Spor ve kitap tatilin en iyi arkadaşları…
Sorunlarla dolu bir dönemi daha tamamladık. Sevgili çocuklarımıza ve gençlerimize bol kitaplı, bol sporlu, dolu dolu geçen, dengeli bir sömestr tatili dileklerimle…