Betonların içinde hapis yavru maymun, annesi yerine peluş bir oyuncağa sarılıyor. Dünya kahroluyor. Uzun yıllar önce çekilen belgeseldeki penguen bir anda hepimizin gündemine taşınıyor. Ekranlar doluyor, kalpler kabarıyor, gözyaşları akıyor.

İnsanlık, merhametli hissetmenin konforlu aynasında, kendini uzun uzun seyrediyor.

Üzülmeyelim mi? Elbette üzülelim.

Ama asıl soru şu: Neye üzülmemiz gerektiğine kim karar veriyor?

Maymun ve penguen örneklerine verdiğimiz tepkilerle kendimizi iyi hissediyoruz. Merhametliyiz, diyoruz.

Belki de merhametli değilizdir ve sadece tehlikesiz acılara üzülmeyi seviyoruzdur.

Çünkü tehlikesiz acı, vicdanı rahatlatır ama düzeni sarsmaz.

Suçlu yoktur.

Taraf yoktur.

Bedel yoktur.

Paylaş, ağla, rahatla, hayatına devam et.

Çünkü aynı dünya, aynı ekranlar, aynı parmaklar başka görüntüler karşısında taş kesiliyor.

Filistin’de çocuk olmak, viral olmaya yetmiyor mesela… Oysa ki bizlerin bakmaya dayanamadığı hayatları yaşıyorlar.

Orada çocuklar peluş oyuncaklara değil kefenlere sarılıyor. Küçücük tabutlar, yavru maymunun sarıldığı peluş oyuncak boyutunda hayatları taşıyor.

Bazılarının sarılacak bir bedeni bile bulunamıyor.

Kefen dahi bulamayan çocukların görüntüsü telefon ekranlarından kaydırılıp geçiliyor.

Enkaz altından çıkarılan küçücük bir ayakkabı birkaç saat sonra günlük yaşamlarımızın çöplüğüne atılıyor.Açlıktan kemikleri sayılan çocukların bakışı, sevimli hayvan videolarının arasında kayboluyor.

Çünkü Filistinli çocukların gözyaşı, tüketilebilir değil.

Onların acısı, reklam aralarına uygun değil. O acı sevimli değil.

O acı politik.

O acı, sorumluların adını hatırlatıyor.

O acı, “Bir şey yapmalı mıyız?” sorusunu doğururken tüm dünya bunu vicdansızca izliyor. İzlemekle de kalmıyor, bu soykırıma alışıyor.

Üstelik türlü barbarlıkla yavru maymunları tıktığımız hayvanat bahçesindeki kafes, görünürdür. Tel örgüsü ve kapısı vardır.

Gazze’deki kafes görünmezdir: Abluka, ambargo, duvar, sınır, yasaklı hava sahası, kapalı deniz…

Kaçacak yön yoktur. Saklanacak yer yoktur. Çocukluk yoktur.

Ve dünya buna güvenlik diyor.

Bir yavru maymunun peluşa sarılması içgüdüdür. Bir çocuğun bombalarla öldürülmesi tercihtir. İki yüzlü dünya bunu da inkar ediyor.

Düşündükçe delirecek gibi oluyorum çünkü dünya artık gerçeğe değil görünürlüğe tepki veriyor.

Hangi acı ne kadar gösterilirse o kadar var. Gösterilmeyen acı yaşanmamış sayılıyor. Bu yüzden bazı ölümler manşet olur, bazıları istatistik bile olamaz. Bazı mezarlar çiçeklerle dolarken bazıları numarasız kalır.

Ve biz, tüketmeye odaklı hayatlarımızla her şeyi tüketiriz: Haberleri, savaşları, ölümleri, aşkları, yaşamları, yasları hatta şoku bile.

Bir gün ağlarız.

Ertesi gün alışveriş yaparız.

Sonra unuturuz.

Çünkü sistem bizden kahramanlık hikayeleri değil sadece dikkat süremizi ister.

Bugün dünyanın her köşesinde güç, hukuku eğip büküyor. Vicdan, çıkarla pazarlık yapıyor. İnsan hakları pasaporta göre değer kazanıyor.

Bir çocuğun hayatı, doğduğu koordinatlara göre önemli ya da önemsiz sayılıyor. Adına da uygarlık deniliyor.

Tüm bunların farkında olan merhameti gerçek insanlar için nefes almak tam bir işkenceye dönüşmüş durumda. Böyleleri ancak birbiriyle dayanışma içinde kalarak hayatta kalabilir. Varlıkları o kadar kıymetli ki...

Umarım bu yazıyla bağ kuranlar, kuramayanları da bu merhamey bahçesine gelmeye ikna eder.

Çünkü gerçek barbarlık, taş devrinde değil yüksek teknoloji çağında ve canlı yayınlar eşliğinde yaşanıyor.

İnsanlık ilk kez bu kadar çok şey görüp bu kadar az şey hissediyor.

Gözyaşı var, sorumluluk yok.

Empati var, risk yok.

Tepki var, bedel yok.

Maymuna ağlayan, penguene üzülen ama bombalar altında parçalanmış çocuklara susan bir dünya, merhametli değil seçicidir. Seçici merhamet, zaten merhamet değildir.

Görmezden gelmek de bir tercihtir ve suçlunun en güçlü müttefikidir.

Vicdan, seçmeli ders değildir.

Ya vardır ya yoktur.

Bölünemez, filtrelenemez, internette izlenme sayılarına göre çalışmaz.

Bir çocuk ölür, yaprak kıpırdamaz.

Yüz çocuk ölür, tartışma başlar.

Bin çocuk ölür, istatistik oluşur.

On bin çocuk ölür, sessizlik başlar.

Vicdanımızın sınırı nerede başlar ve nerede biter?

İnsanlık, sayılar büyüdükçe kalbini küçültür bence.

Tüm bunlar nedeniyle bilinçli kötülük, doğadaki hiçbir vahşete benzemez.

Bu yüzden mesele maymun ve penguen meselesi değildir.

Belki de asıl soru şudur: Bir yavru hayvanın yalnızlığına ağlayabilen bizler, bir çocuğun yalnızlığına neden sessiz kalabiliyoruz?

Eğer bu sorunun cevabı yoksa sorun kalbimizde değil konforumuzdadır.

Dünyanın gidişatını gözyaşımızın miktarı değil yönü şekillendiriyor.

Ben, sen, o gerçekten merhametli miyiz yoksa sadece rahatsız etmeyen acılara mı üzülüyoruz?

Senin gözyaşının yönü nereyi gösteriyor?