Osmanlı’nın son döneminde Filistin, toprak düzeni ve Siyonist kurumsallaşmanın yükselişi

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın ilk yarısı arasında Filistin’de yaşanan dönüşüm yalnızca göç hareketleriyle açıklanamaz. Bu süreç aynı zamanda çökmekte olan bir imparatorluğun geleneksel toplumsal yapılarıyla, modern ulus-devlet mantığıyla hareket eden örgütlü bir siyasal hareketin karşılaşmasıydı. Osmanlı’nın son dönemindeki ekonomik krizler, taşra yapısı, toprak sistemi ve Britanya mandasının getirdiği modern bürokratik düzen, Filistin’deki güç dengelerini köklü biçimde değiştirdi. Bu nedenle Filistin meselesi yalnızca iki toplum arasındaki bir çatışma değil; aynı zamanda modern hukuk, kapitalizm, sömürgecilik ve devletleşme süreçlerinin yarattığı tarihsel dönüşüm olarak okunmalıdır.

Osmanlı İmparatorluğu klasik anlamda bir ulus-devlet değildi. Farklı dinleri, dilleri ve etnik toplulukları bünyesinde barındıran çok geniş bir imparatorluk yapısına sahipti. Bu nedenle yönetim mantığı bugünkü merkezi ulus-devletlerden farklıydı. İstanbul, imparatorluğun siyasal ve ekonomik merkeziydi; devlet bürokrasisi, saray, büyük ticaret ağları, askeri merkezler ve mali yapı burada yoğunlaşmıştı. Buna karşılık Filistin, Hicaz, Yemen ve bazı Arap vilayetleri daha çevresel bölgeler olarak kalıyordu. Ancak Osmanlı’nın Arap vilayetlerini tamamen ihmal ettiği düşüncesi doğru değildir. Özellikle Tanzimat reformları sonrasında telgraf hatları, yollar, demiryolları, okullar ve bürokratik kurumlar kurulmaya başlandı. Hicaz Demiryolu yalnızca dini değil aynı zamanda stratejik ve siyasal modernleşme projesiydi. Kudüs Mutasarrıflığı gibi bazı bölgeler doğrudan merkeze bağlanarak daha sıkı kontrol edilmeye çalışıldı.

Fakat Osmanlı İmparatorluğu tam da Avrupa’nın sanayileştiği ve modern kapitalist ekonominin hızla büyüdüğü dönemde ciddi yapısal krizler yaşamaya başladı. İngiltere, Fransa ve Almanya sanayi devrimini yaşarken Osmanlı büyük ölçüde tarımsal ve yarı-feodal yapıda kaldı. Avrupa sermayesi, borçlanma ilişkileri ve dış ticaret dengeleri Osmanlı ekonomisini giderek bağımlı hale getirdi. İstanbul, Selanik ve İzmir gibi liman kentleri Avrupa ekonomisiyle daha yoğun bağlantı içindeyken Arap vilayetlerinin önemli bölümü daha kırsal yapıya sahipti. Filistin’de nüfusun büyük kısmı köylüydü ve modern sanayi oldukça sınırlıydı. Modern eğitim kurumları da merkez bölgelerdeki kadar yaygın değildi.

Osmanlı’nın modernleşmesi büyük ölçüde yukarıdan aşağıya ve sınırlı kaldı. Avrupa’daki gibi güçlü sanayi burjuvazisi, yaygın laik eğitim sistemi ve kitlesel ulusal vatandaşlık kültürü tam anlamıyla gelişmedi. Arap vilayetlerinde toplumsal yapı büyük ölçüde yerel eşraf, aşiretler, dini liderler ve köylü toplulukları etrafında şekilleniyordu. Merkezi devletin etkisi her bölgede aynı ölçüde hissedilmiyordu. Filistin’de şehirli elit aileler güçlüydü ancak geniş ölçekli modern siyasal örgütlenme zayıftı. Filistinli Arap toplumu uzun süre modern merkezi ulusal kimlikten çok aile, aşiret, köy ve yerel cemaat etrafında örgütlenmişti.

1858 Arazi Kanunnamesi Osmanlı taşrasında büyük dönüşüm yaratan kırılmalardan biri oldu. Devlet, taşrayı daha sıkı denetlemek, vergi toplamak ve nüfusu kayıt altına almak istiyordu. Ancak birçok köylü, vergi ve askerlik korkusuyla toprağını kendi adına kaydettirmek istemedi. Çünkü o dönemde devlet kayıt sistemine girmek, yalnızca mülkiyet kazanmak anlamına gelmiyordu; aynı zamanda devletin sizi daha görünür hale getirmesi anlamına geliyordu. Köylüler için görünür olmak çoğu zaman daha fazla vergi, askerlik yükümlülüğü ve devlet müdahalesi korkusu yaratıyordu. Üstelik birçok köylü okuma yazma bilmiyordu, hukuki süreçleri anlamıyordu ve tapu işlemleri çoğu zaman şehir merkezlerinde yürütülüyordu. Bu yüzden insanlar çoğu zaman devletle doğrudan uğraşmak yerine güçlü yerel ailelerin himayesine girmeyi daha güvenli görüyordu.

Böylece geniş araziler çoğu zaman şehirli eşrafın, büyük ailelerin veya bölge dışında yaşayan toprak sahiplerinin adına geçti. Köylü toprağı işlemeye devam ediyor, fakat hukuki malik başka biri görünüyordu. Osmanlı taşrasında hukuki malik ile fiili kullanıcı ayrımı son derece yaygın hale geldi. Bir köylü ailesi kuşaklar boyunca aynı toprağı ekip biçebiliyor ama tapuda Beyrut’taki ya da Kudüs’teki büyük bir aile malik olarak görünüyordu. Köylü açısından önemli olan şey çoğu zaman “tapunun kimde olduğu” değil, “toprağı kullanmaya devam etmekti.” Çünkü geleneksel Osmanlı taşrasında kullanım hakkı günlük hayat açısından bugünkü modern tapu anlayışından daha önemli görülüyordu.

Bu durum, söz konusu şehirli eşraf ve büyük aileler açısından yalnızca sembolik bir malik görünme meselesi değildi. Tapuda adlarının geçmesi, onlara hem ekonomik gelir hem de toplumsal nüfuz sağlıyordu. Toprağı bizzat işlemiyor olsalar bile, köylünün üretimi üzerinden kira, vergi benzeri paylar veya aracılık kazançları elde edebiliyorlardı. Daha önemlisi, geniş arazi mülkiyeti Osmanlı taşrasında bir servet biriktirme biçimi olduğu kadar, yerel iktidarın da temel dayanaklarından biriydi. Bir ailenin adına ne kadar çok toprak kayıtlıysa, o aile hem devlet nezdinde hem de bölge halkı üzerinde o kadar güçlü bir konuma yükseliyordu.

Bu yapı ilerleyen yıllarda Filistin’deki toprak meselesinin temel düğümlerinden birine dönüştü. Çünkü modern Siyonist kuruluşlar toprak satın alırken çoğu zaman doğrudan köylülerden değil, bu büyük toprak sahiplerinden alım yapıyordu. Beyrut, Şam veya Kudüs’te yaşayan büyük aileler geniş arazileri satabiliyordu. Ancak bu arazilerin üzerinde kuşaklardır yaşayan Arap köylüler bulunabiliyordu. Satış hukuken geçerli görünse de toplumsal düzeyde büyük gerilim yaratıyordu. Köylüler kendi yaşadıkları toprağın başkasına satıldığını hissediyordu. Çünkü modern hukuk sistemi açısından önemli olan “toprağı kim işliyor?” sorusu değil, “tapuda malik kim görünüyor?” sorusuydu.

19. yüzyılın son çeyreğinde Filistin’e yönelik ilk modern Yahudi göçleri başladı. Bu göçlerin arkasında Avrupa’daki antisemitizm, Rus pogromları, ekonomik krizler, modern milliyetçilik ve gelişmekte olan Siyonist düşünce bulunuyordu. Filistin’in seçilmesi tesadüf değildi; Kudüs, Siyon ve vaat edilmiş topraklar Yahudi tarihsel hafızasında merkezi yere sahipti. Modern Siyonizm, Yahudileri yalnızca dini topluluk değil, tarihsel ve ulusal bir halk olarak tanımlamaya başladı. Böylece Filistin yalnızca kutsal toprak değil, aynı zamanda ulusal merkeze dönüştü.

1881 sonrası Rus pogromları büyük göç dalgalarını tetikledi. Bir kısmı Amerika’ya giderken bir kısmı Filistin’e yöneldi. İbranice’de “yükseliş” ya da “kutsal toprağa çıkış” anlamına gelen Aliyah kavramı, Yahudilerin tarihsel olarak Filistin topraklarına dönüş göçlerini ifade ediyordu. 1882–1903 yılları arasındaki Birinci Aliyah ile Filistin’e gelen Yahudi göçmenlerin önemli bölümü Avrupa’nın modern siyasal kültürüyle şekillenmiş toplumlardan geliyordu. Eğitim, örgütlenme, kooperatifçilik, sendikacılık, modern finans ve siyasal hareket deneyimi taşıyorlardı. Bu nedenle kısa sürede kibutzlar, tarım birlikleri, bankalar, sağlık sistemleri, sendikalar, savunma örgütleri ve eğitim ağları kurabildiler. 1904’te başlayan İkinci Aliyah ise özellikle Rusya’daki yeni pogromlar ve siyasal baskılar sonrasında daha ideolojik, daha örgütlü ve sosyalist eğilimleri güçlü bir Yahudi göçmen kuşağını Filistin’e taşıyacaktı.

Modern Siyonizm’i güçlendiren önemli unsurlardan biri Avrupa’daki antisemitizmdi. Antisemitizm, Yahudilere yönelik dinsel önyargıların zamanla etnik, kültürel ve ırksal düşmanlığa dönüşmüş modern biçimini ifade ediyordu. Özellikle 19. yüzyıl Avrupa’sında Yahudiler birçok yerde dışlanan, ayrımcılığa uğrayan ve toplumsal krizlerin sorumlusu olarak gösterilen bir topluluk haline gelmişti. Pogromlar ve modern antisemitizm Yahudi göçünü sürekli besleyen dış baskı yarattı. Filistin’e gelen göçmenlerin önemli kısmı bunu tarihsel kurtuluş projesi olarak görüyordu. Yahudi finans ağlarının uluslararası niteliği de büyük avantaj sağladı. Rothschild ailesi, Yahudi Ulusal Fonu, Yahudi Sömürge Vakfı ve diaspora bağış ağları sayesinde sistematik toprak alımı, altyapı yatırımı ve göç organizasyonu yapılabiliyordu.

Osmanlı Devleti özellikle II. Abdülhamid döneminde kitlesel Yahudi göçü konusunda kaygı duymaya başlamıştı. Filistin’de yabancı Yahudilerin uzun süreli yerleşimini sınırlayan bazı düzenlemeler getirildi. Ancak Osmanlı’nın yapısal sorunları, Avrupa baskısı ve kapitülasyon sistemi nedeniyle bu kontroller tam anlamıyla uygulanamadı. Devlet aynı anda Balkan isyanları, dış borçlar, Avrupa müdahaleleri ve milliyetçi hareketlerle uğraşıyordu. Bu nedenle Filistin’deki göç hareketi İstanbul açısından tek ve merkezi tehdit olarak görülmüyordu.

Aynı dönemde modern Arap milliyetçiliği henüz erken aşamadaydı. Birçok Arap için temel siyasal aidiyet hâlâ Osmanlılık, İslam ümmeti, şehir kimliği ve aşiret ilişkileri etrafında şekilleniyordu. İlk Yahudi göçleri başlangıçta bazı çevreler tarafından ekonomik yatırım ve tarımsal modernleşme olarak da görülebiliyordu. Ancak göçler arttıkça ve Siyonist hareket daha açık biçimde ulusal devlet hedefi taşımaya başladıkça Filistinli Arap toplumunda kaygılar büyüdü.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu çöktü ve Ortadoğu Britanya ile Fransa arasında manda sistemine göre paylaşıldı. Arap toplumları aynı anda hem sömürge yönetimleriyle hem de Siyonist hareketin yükselişiyle karşı karşıya kaldı. Britanya Mandası döneminde toprak sistemi daha bürokratik, daha merkezi ve daha kapitalist hale getirildi. Tapu kayıtları düzenlendi, kadastro çalışmaları yapıldı ve mülkiyet hukuken daha net tanımlandı. İngiliz yönetimi açısından toprağın kayıt altına alınması yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yönetim ve vergi meselesiydi. Böylece Filistin’deki toprak giderek geleneksel köy ilişkilerinden kopup modern özel mülk anlayışına dönüşmeye başladı.

Bu durum modern hukuk ve finans sistemine hâkim olan Siyonist kuruluşlar için büyük avantaj yarattı. Yahudi Ulusal Fonu, Filistin Yahudi Kolonizasyon Derneği ve Anglo-Filistin Bankası gibi kurumlar profesyonel hukukçular ve mali uzmanlarla çalışıyordu. Modern tapu sistemi sayesinde hangi arazinin kime ait olduğu daha net hale geldi. Böylece büyük toprak sahiplerinden toplu satın almalar kolaylaştı. Eskiden geleneksel ilişkiler içinde belirsiz kalan mülkiyet yapısı artık açık biçimde alınıp satılabilir ekonomik meta haline geldi.

Britanya mandasının modernleştirdiği tapu sistemi Filistinli köylüler açısından ise büyük kırılma yarattı. Çünkü eski düzende köylüler çoğu zaman toprağı kullanmaya devam ettikleri sürece kendilerini o toprağın doğal sahibi gibi hissediyordu. Ancak modern hukuk sistemi kullanım hakkından çok resmi mülkiyeti esas alıyordu. Birçok köylü nesillerdir aynı arazide yaşasa bile hukuki malik başka biri olduğu için korunmasız hale geldi. Siyonist kuruluşlar bu büyük maliklerden toprağı satın aldığında bazı Arap köylüler kiracılık haklarını kaybetti, yerlerinden edildi ya da yoksullaştı.

Özellikle İşçi Siyonizm’i içinde gelişen “İbrani emeği” anlayışı nedeniyle yalnızca Yahudi emeğine dayalı ekonomik yapı kurulmak isteniyordu. Böylece mesele yalnızca ekonomik dönüşüm değil, aynı zamanda demografik ve siyasal dönüşüm haline geldi. Birçok Filistinli Arap için artık mesele yalnızca göç değil, ülkenin geleceğinin değişmesi anlamına geliyordu.

1930’lara gelindiğinde Filistin meselesi Arap dünyasında daha merkezi hale geldi. 1936-1939 Büyük Arap İsyanı Britanya tarafından sert biçimde bastırıldı. Filistinli Arap liderliği ve toplumsal örgütlenme büyük darbe aldı. Buna karşılık Yahudi Yişuv’u kurumsal kapasitesini korumayı başardı. Böylece 1940’lara gelindiğinde iki toplum arasındaki örgütsel fark daha da büyüdü.

Modern Siyonizm yalnızca yerel hareket değildi; aynı zamanda küresel diplomatik harekete dönüşmüştü. Herzl’denWeizmann’a uzanan çizgi büyük devletlerle ilişki kurmayı başardı. Balfour Deklarasyonu bunun en önemli sembollerinden biri oldu. Arap toplumlarının ise aynı ölçüde küresel diplomatik ve finansal etki ağı bulunmuyordu. Üstelik Arap dünyası kendi içinde parçalıydı; Mısır, Irak, Ürdün, Suriye ve Hicaz arasında ortak strateji oluşturmak kolay değildi.

İkinci Dünya Savaşı ve Holokost sonrasında dünya kamuoyunda Yahudi devleti fikrine güçlü ahlaki destek oluştu. Arap dünyası ise hâlâ sömürgecilik sonrası devletleşme sancıları yaşıyordu. 1948 savaşında Arap devletleri İsrail’e karşı savaşa girdiler; ancak ordular arasında koordinasyon zayıftı, stratejik hedefler farklıydı ve modern askeri organizasyon eksikti. Buna karşılık Yahudi Yişuv’u uzun yıllardır örgütlü askeri, ekonomik ve bürokratik yapı kurmuştu.

Dolayısıyla Filistin’de Siyonist hareketin güç kazanmasını yalnızca yerel Arap toplumunun zayıflığıyla açıklamak yeterli değildir. Asıl mesele, modern uluslararası örgütlenmeye sahip, finansal olarak desteklenen, ideolojik motivasyonu güçlü ve kurumsal kapasitesi yüksek bir hareketin; imparatorluk sonrası geçiş sürecindeki, parçalı, kırsal ağırlıklı ve sömürge baskısı altında yaşayan toplumla karşı karşıya gelmesiydi. Osmanlı’nın son dönemindeki mülkiyet yapısı, Britanya mandasının modernleştirdiği tapu sistemi, Avrupa’daki antisemitizm, küresel finans ağları ve uluslararası güç dengeleri birlikte düşünüldüğünde, bu tarihsel asimetri modern İsrail devletinin kuruluş sürecinin en temel belirleyicilerinden biri haline geldi. Böylece, “demir duvardan demir kubbeye uzanan süreç” yalnızca askeri güvenlik paradigmasının değil; aynı zamanda modern hukuk, sermaye, bürokrasi ve devletleşme süreçlerinin yarattığı tarihsel bir dönüşümün sonucu olarak şekillendi.

…devam edecek

Okuma listesi

Benny Morris — RighteousVictims
RashidKhalidi — TheHundredYears’ War on Palestine
IlanPappé — TheEthnicCleansing of Palestine
Alexander Scholch — Palestine in Transformation
Theodor Herzl — Yahudi Devleti